THE UNDOING: BİR NARSİSTİN ÖYKÜSÜ

Gecenin 02.46 saatine kadar izlediğim bir dizi oldu kendisi: The Undoing. Bana sorarsanız dizi boyunca Jonathan’ın çözümlemelerini izledik. Bir narsist sizi sürekli olarak yanıltabilir, her seferinde ona inanabilirsiniz. Ancak karşısında insan çözümleyici olan bir psikolog eş, Grace varken bu çok da kolay olmayacaktı. Narsistik kişilik bozukluğu desen desen işlemiş dizide. Bu kişilik bozukluğuna olanları kibarlıklarından tanırsınız. Jonathan, her NKB (narsistik kişilik bozukluğu) olan adam gibi, kibar, cömert, en iyi hayatı yaşayan ve yaşatan, insanların hayatlarını kurtaran, kurtarıcı pozisyonda, zihnimizdeki mükemmel aileye ve işe sahip bir adam. Grace ise şehirde ün salmış bir klinik psikolog, Jonathan ile harika giden bir evlilikleri varken bir gecede adı kocasının adı cinayete karışıyor. Son bölümde mahkeme salonunda avukatın söylediği şu sözler hepimizin evliliği için geçerli diye düşünüyorum: ’Kim ve neyle evli olduğumuz gerçeği, kim ve neyle evli olmayı istediğimizle çaresizce çarpıtılır.’ Grace bir onkolog olan ve dünya kadar çocuğun yaşamını kurtarmış olan kocasının adının cinayete karışmasıyla adeta bir rüyadan uyanıyor. 

Harika bir eş, harika giden bir evlilik, harika bir çocuk, zenginlik, lüks yaşam, mutluluk…. Bir gecede hepsi tersine dönmeye başlıyor. Çünkü psikolog da olsa Grace’nin de çocukluğunda anne ve babasına dair çözülmemiş sırlar var. Aile sırları istenildiği kadar saklansın, sonraki kuşağa bilinçdışı olarak aktarıldığı için bu sırlar olaylara bazen skandallara dönüşerek ortaya saçılır. İki eş arasında yaşanan ve gizli tutulan her bilgiyi çocuğun sağ beyni alır, tutar ancak bu bilgi bilince çıkmadığı için çocuk bilmediğinin esiri olarak o programa göre bir hayat şekillendirebilir. Bir gecede aldatıldığını öğrenen Grace eşi gibi narsistik bir kişiliğe sahip olan babasına, annemle senin harika bir ilişkin vardı dediğinde babası ona gerçeği anlatmak zorunda kalır. Hayır harika değildi, annenin içinde bir zehir vardı, (Jonathan’ın Grace’i aldattığı kadın hakkındaki tarifi de buydu) ben onu defalarca aldattım ve o zehri akıtmasın diye ona mükemmel, varlık içinde, hediyeleri esirgemediğim bir hayat sundum. Grace, babasının da annesini defalarca aldatmış olduğu bilgisiyle sarsılır. O ana kadar neden kendisini bir gün aldatacak olan bir koca seçmiş olduğunu anlayamamıştır çünkü. Kader döngülerden, tekrarlardan oluşur. Gün gelir bilmediğiniz bir bilginin bile döngüsüne kapılırsınız ve onu başınıza getirirsiniz. Jung, üzerini örttüğümüz her şeyin altında kalırız der. Keşke sadece biz kalsak, çocuklarımız da kalıyor. Grace sadece bu sırrın kurbanı olmuyor, babasına aşık, babasının da kızına büyük aşk duyduğu bir ödipal karmaşanın da kurbanı aynı zamanda. Öyle bir adamla evlenmiş ki sonunda yine babasına kalıyor. Böyledir ödipal karmaşa. Bizi sevgililerimizden, eşlerimizden ayırıp ebeveynimizin kucağına atıverir her seferinde. Benim kendi ödipal karmaşamı psikoterapi ile 3 yılda çözdüğümü bilir misiniz bilmem. Çok kolay bir şey değil ebeveynden ruhsal olarak ayrışmak ve olanı biteni farketmek. Ama bunu farkedince özgürce seçimler yapabiliyorsunuz. Dizi de bunu çok düşünüyorsunuz, özgür irade ve seçimleri. Ne kadar özgürüz seçimlerimizde? Geçmişi çözümlemedikçe çok ama çok az. 

Jonathan, insanların hayranlıklarından, yoğun duygularının odağı olmaktan, ilginin merkezi olmaktan beslenen bir adam. Narsistik yapı böyledir. Onları en çok borderline kişilik bozukluğu ya da örgütlenmesine sahip kadınlarla birlikte görürsünüz. Böyle biriyle evlilik yapmasa bile, kendisine yöneltilen bağımlı, yüksek, dengesiz, tutkulu duygulardan beslendikleri için böyle bir kadını eninde sonunda hayatlarına çekerler. Elena tam da böyle bir kadın olarak, oğlunun hayatını kurtaran adamın hayatına girmiştir. Peki Jonathan neden böyle bir kadını seçti ve adı bir cinayet olayına karıştı, bu neyin tekrarıydı? Bunun yanıtını annesini tanıyınca anlıyorsunuz. Duygusal olarak beslenmemiş çocuklarda narsistik yapı gelişir. Anne oldukça akıllı, zeki ve mesafeli bir kadın. Anne de narsistik bir yapı sergiler genelde. Onu gördüğünüz sahnede yüzünde en ufak bir duygu belirtisi olmamasından anlıyorsunuz. Jonathan, ailesinde yaşadığı bir trajediden sonra yas tutamadığı için o olayı tekrar olayın suçlusu ilan edilecek şekilde başına getiriyor. Ve her narsistin yaptığı gibi sahip olduklarını kaybetmekten çok korkuyor. En korktuğumuz şey başına gelmesini en çok istediğimiz şeydir der Freud. Onu başımıza getirince rahatlarız. İşte Jonathan bunu kendi elleriyle başına getiren, o görkemli yapısının altına gizlenmiş olan bir zavallı. 

Dizide en temelde sorgulanan şey ise bana göre, şehvet ve ve saldırganlık duygusu. Freud bütün patolojilerin temeli olarak cinsellik ve saldırganlık dürtümüzün olduğunu söylerken çok da yanılmıyordu. Said-i Nursi kadim bilgilerden yola çıkarak kuvve-i şeheviye ve kuvve-i gadabiyyeden bahseder. Yani şehvet ve saldırganlık dürtümüzün esas ele alınması ve ehlileştirilmesi gereken şey olduğunu söyler. İnsanı kamil insan yapan da budur. O duyguları ile yüzleşmek ve doğru bir yere kanalize etmek. Bunu yapamayan insanoğlu, cinayetler, şiddet, terör, silah savaşları, petrol savaşları gibi bir çok unsurun getirdiği kaosun içinde battıkça batıyor. Şehvet ve öfke-saldırganlık- hepimizin o karanlık tarafında saklı bir canavar gibi duruyor. Evlilik sağlıklı bir şehveti yaşamaya yetmiyor zira öncesinde bahsettiğim gibi ödipal karmaşamızdan çıkmadıkça cinsellikle ilgili mevzuları da çözmemiz pek mümkün görünmüyor. Dizi bizi bastırdığımız bu duygularımızla da yüzleştiriyor. Şehveti bastırmaktan kastım hiç sevişmemek cinsellik yaşamamak değil. O çok derinde dipte id’de olan ilkel duygumuzun çocukluğumuzda kime aktarıldığı ve bastırmak zorunda kaldığımızla ilgili. Bu nedenle özgürce sevişen insanlar bile patoloji yaşıyor. Mesele cinselliği özgürce yaşamak değil mesele derindeki duygularımızla yüzleşmek.

Dizi boyunca katilin kim olduğu konusunda oldukça gelgitler yaşıyorsunuz. Dizinin kurgusu sizi de Elena ve Grace’in yaşadığı ambilavans duygu durumuna başarılı bir şekilde çekiyor. Zihniniz pipon topu gibi karakterden karaktere konuyor. Son bölümün son sahnesinde Jonathan’ın çaresizliğini görüyorsunuz. Ama bu şimdiye ait bir çaresizlik değil, onun çocukluğuna ait iyileştirilmemiş bir çaresizlik. Bir doktor olarak kendi çocukluk yaralarıyla yüzleşip çözümleyebilir miydi? Evet. Başka seçimler yapabilir miydi? Evet. 16 yaşıma kadar bütün çocukluğum, bir gün babamın annemi döverken öldürecek olması korkusuyla geçti. Şiddetin her türlüsüne şahit olduğum bir evde büyüdüm. Narsistik kişilik bozukluğu olan OKB hastası, entelektüel, kültürlü, oldukça zeki, dışarıya oldukça merhametli görünen bir adamla büyüdüm. Narsistlerin merhameti gerçek değildir. Onlar vicdan azabı duyamazlar, empati yapamazlar, sevemezler. Sadece mış gibi yaparlar, çünkü kendilerinin her şeyin en iyisini yaptığını, yaşadığını göstermek, mükemmel olarak sergilediği kişilikle başkalarında hayranlık uyandırmak isterler. Ben böyle bir babayla büyüdüm. Ve seçimimi kendimi değiştirmek, özgürleştirmekten yana yaptım. Aynısını tekrarlayabilirdim. Ama yapmadım. Terapi Günlükleri ve Duygusal İyileşme kitaplarımı okuyanlar hikayemi bilirler. İşte özgür irade burada devreye giriyor. Seçmemek, geçmişin kurbanı olmamak, özgürleşmek… Ve bana sorarsanız dünyadaki tüm bilimsel keşiflerden daha büyük bir olaydır bu. Çünkü bir insanın özgürleşmesi dünyayı etkiler. Yazgınızdan özgürleşmenizi temenni ederek bu diziyi izlemenizi öneriyorum…

Sevgiler.

THE UNDOING: BİR NARSİSTİN ÖYKÜSÜ” için bir yanıt

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s