SOSYAL MESAFELİ DİN VE BİLİM

Ergenliğimden itibaren sayarsak benim din serüvenimi, çoğu zaman müslümanların hallerine bakarak dinden çıkasım çok gelmiştir. Her seferinde beni tutan şey Kuran’daki bilime atıf yapan hatta bilimsel gerçekleri apaçık bir şekilde ortaya koyan ayetler olmuştur. Gelin görünki müslümanların çoğunun bu ayetlerden ve doğal olarak bilimden pek de haberi yoktur. Bir isyan, sorgu ve özgürlük hareketini başlatan ‘din’ günümüzde insanları aydınlığa çıkaran değil afyonlayan bir kurum olarak kullanılmaktadır. Sadece günümüzde mi, tabi ki çok öncesinde başladı bu manipülasyon.

Kuran’ın ilk ayetinin hatta halk tabiri ile ilk emrinin ‘oku’ olduğunu sanıyorum ki çoğumuz biliyoruz.’ Yaratan Rabbinin adıyla oku! İnsanı bir kan pıhtısından yarattı! Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O Rab ki kalemle yazmayı öğretti. İnsana bilmediği şeyleri öğretti. Hayır! Doğrusu (kâfir) insan azgınlık eder.’ Surenin adı ‘Alak’, alaka, ilgi, cazibe, çekim, yapışma gibi bir çok anlama geliyor. İnsanın varoluş sürecindeki katmanlarını, bilimin ne kadar önemli olduğunu, kalemin, yazmanın, insanın bilmediklerini öğrenmesinin ne kadar önemli olduğunu görebiliyoruz. Ancak biz müslümanlar bu ilk ayetleri değil sonraki ‘kafir azgınlık eder’ ayetini daha çok okumuş olacağız ki, kafir olmaktan ödümüz patlamıştır. Ve çoğu zaman sorgulamak yerine itaat etmeyi, boyun eğmeyi, okumadan, mantık kurmadan kabul etmeyi seçmişizdir. Oysa ki küfür kelimesi, hakikati örtmek anlamına gelir ve dolayısıyla kendi hakikatini ya da evrensel hakikati örten inkar eden herkes küfürdedir. Allah’ı inkar etmek zaten tam anlamıyla budur.

Beni inanmamaktan alıkoyan tam olarak hakikati görmeyi kabul etmemdir. Hakikat bilimle çelişmez, tam tersi, bilim evrensel hakikatin ortaya çıkmasına el veren yardım eden bir unsurdur. Din evrensel hakikatleri insanlığa sunan ve her seferinde güncellenen, insanı kendi hakikatine yönlendiren ve sürekli düşünmez misiniz, ekletmez misiniz diye de salık veren bir öğretiler bütününden başka nedir. Ne gariptir ki kelime-i tevhid La ile başlar. Yani ‘hayır’la. Ve kelime-i şehadetteki şehadet kelimesinin ne ölümle, ne cihadla bir ilgisi yoktur. Temaşa, seyir ve gözlem demektir. İkisini birleştirirsek, ve Stoacılara da selam edersek, varlığı, yani özü itibariyle o biricik Bütün’ü anlamanın tek yolu bilimdir.

Beni müslümanların hallerine bakarak ateist olmaktan alıkoyan ayetler nelerdi peki? Buna geçmeden önce kendimden bahsedeyim biraz. Ben zorla gönderilmiş olsam da İmam Hatip mezunuyum. Ve sanırım okuldaki en aykırı düşünen öğrencilerden biriydim. Benim sorgulamam, İHL sıralarında başlamıştır. Kelam, akaid, fıkıh gibi dersler obsesiflikle çıldırmanın eşeğine gidip gidip getirmekten başka bir şey katmış mıdır müslüman dünyasına. Bana sorarsanız hayır. Hz Muhammed (sav) ‘Alimin uykusu avamın namazından evladır’ diye buyurduğunu o dönemlerde anlatmışlardı, okul sıralarında. Peki peygamber zamanında fıkıh, kelam, akaid, hadis alimi mi vardı? Alimden kasıt neydi? Tabi ki bugünün tabiri ile bilim insanıydı. Bilen, bilge kişiler. Bugün korona virüsünden dolayı batı Hz Muhammed’i yeniden okumaya başladı. Zira çağlar ötesinden verdiği tavsiyeler tam da günü kurtaracak türdendi. Neyse gelelim beni cezbeden ve evet doğru yoldayım dedirten ayetlere.

‘“Biz göğü ‘büyük bir kudretle’ bina ettik ve şüphesiz Biz (onu) genişleticiyiz.” (Zariyat Suresi: 47)

Bu ayette geçen “sema (gök)” kelimesi Kur’an’ın pek çok yerinde uzay ve evren anlamında kullanılır. Nitekim burada da bu anlamda kullanılmıştır ve evrenin genişleyici olduğu bildirilmiştir.’

‘“Ve kendisinde çetin bir sertlik ve insanlar için (çeşitli) yararlar bulunan demiri de indirdik“ (Hadid Suresi: 25)

Ayette, demir için kullanılan “enzelna” yani “indirme” kelimesi, mecazi olarak insanların hizmetine verilme anlamında düşünülebilir. Fakat kelimenin, yağmur ve güneş ışınları için kullanılan “gökten fiziksel olarak indirme” şeklindeki gerçek anlamı dikkate alındığında, ayetin çok önemli bir bilimsel bilgi içeridiği görülmektedir. Çünkü modern astronomik bulgular, Dünya’daki demir madeninin dış uzaydaki dev yıldızlardan geldiğini ortaya koymuştur.’

‘ “Onlar görmüyorlar mı ki, gerçekten Yeryüzü’ne yönelip onu uçlarından eksiltiyoruz. ”

Ve Enbiya Suresi 44. ayette de şöyle buyrulmuş:

 “Onlar görmüyorlar mı ki, biz yeryüzüne gelip, uçlarından noksanlaştırıyoruz.”

Bu iki ayette de Yeryüzü’nün uçlarından eksildiğinden bahsedilmektedir.  Kendi ekseni etrafında dönen bir küremsinin zamanla uçlarından (kutuplardan) basıklaşacağı, son asırda öğrenilmiş bir bilgidir.

Nasa’nın verilerine göre, Dünyanın ekvator yarıçapı 6378,5 km iken, kutuplardan yarıçapı 6357 km.dir. Bu, yaklaşık 0,3%’lük bir fark demektir. Ayette “eksilttik” ifadesi yerine “eksiltiyoruz” denmesiyle devam eden bir süreçle Dünyanın uçlarından eksilme olduğu anlaşılmaktadır. Ayette eğer “eksilttik” denseydi, Dünyanın ilk günden itibaren bugünkü şeklinde yaratıldığını anlayabilirdik. “Eksiltiyoruz” ifadesi bize bir süreç sonunda oluşumu anlatmaktadır. Yani eksiltilme hala devam etmektedir.’

“İki denizi birbirlerine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır, birbirlerine geçip karışmıyorlar.”

Denizaltı araştırmaları ile ünlü Fransız bilim adamı Kaptan Jacques Cousteau denizlerdeki su engelleri ile ilgili yaptığı araştırmaların sonucunu şöyle anlatmaktadır:

“Bazı araştırmacıların farklı deniz kütlelerini birbirinden ayıran engellerin bulunduğuna dair ileri sürdükleri görüşleri inceliyorduk. Çalışmalar sonucunda gördük ki, Akdeniz’in kendine has tuzluluğu ve yoğunluğu var. Aynı zamanda kendine has canlıları barındırıyor. Sonra Atlas Okyanusu’ndaki su kütlesini inceledik ve Akdeniz’den tamamen farklı olduğunu gördük. Hâlbuki Cebeli Tarık Boğazı’nda birleşen bu iki denizin tuzluluk, yoğunluk ve sahip olduğu hayatiyet açısından eşit veya eşite yakın olması gerekiyordu.

Oysaki bu iki deniz, birbirine yakın kısımlarda bile ayrı yapılara sahiptiler. Bunun üzerine yapmış olduğumuz araştırmalarda bizi şaşkına çeviren bir durumla karşılaştık. Çünkü bu iki denizin karışmasına birleşme noktasında bulunan harika bir su perdesi engel oluyordu.’

‘Ne güneş aya yetişip çarpar, ne de gece gündüzü geçebilir; onların her biri kendi yörüngesinde yüzerler. (Yasin: 40)

Geceyi, gündüzü, Güneş’i ve Ay’ı yaratan O’dur. Her biri bir yörüngede yüzüp giderler. (Enbiya: 33)

Görmedin mi ki, Allah geceyi gündüze sokuyor, gündüzü geceye sokuyor. Güneş ile ayı da emrine boyun eğdirmiştir. Her biri belirli bir süreye kadar akıp gidiyor. (Lokman:29)

Özenle oluşturulmuş yollara sahip göğe andolsun. (Zariyat: 7)

Çıplak gözle Evren’in yörüngelerle dolu olduğunu anlamak mümkün değildir. Güneş’in her gün doğup batması, Ay’ın şekil değiştirmesine karşılık, gökyüzündeki yıldızlar, değişmeyen Evren izlenimini güçlü bir şekilde vermektedir. Geceleyin gökyüzüne baktığımızda dakikada binlerce kilometre hızla hareket eden yıldızlar bile bize hiç hareket etmiyorlarmış gibi gözükür.

Evren’de bilinen tüm yıldızların, tüm cisimlerin hareket ettiği, ayetin ifade ettiği şekilde Evren’in yörüngelerle dolu olduğu teleskopun bulunması ve bilimdeki gelişmeler sayesinde anlaşılmıştır.’

Daha bir çok ayet vardır, ancak bilimsel keşiflerle ne demek istediğini anladığımız. Ayetler sonsuz bilinçten gelen bir ilhamdır, rüyadır. Bu rüyayı ancak bilim gerçeğe dönüştürebilir. Diyanet kurumu ya da tarikatlar değil.

Alkolik ama aynı zamanda sabahlara kadar binlerce kitap okuyan ve bilime öncelik veren bir baba ve dindar bir anneyle büyümüş olan ben gelin görünki hakikati annemden değil alkolik babamdan öğrendim. Ne çelişki değil mi? Bence harika bir karışımın ürünüyüm. Babamın sevdiği tek alim vardı, Bediüzzaman Said-i Nursi. Ancak hiç bir zaman şuc bucu olmadı. Cemaat ve tarikatlerden olabildiğince kaçtı ve hep Bediüzzaman’ın dediğini dedi, devir cemaat ve tarikat devri değil. Çocukluğum Said-i Nursi’nin evimizde olan portresine bakmakla geçti diyebilirim. Babam için o aslında bilinçdışında idealize ettiği babayı temsil ediyordu. Nihayet lise çağlarına geldiğimde ve anlamlandıramadığım öğretilerden gına geldiğinde onun eserlerini çok da anlamasam da okumaya başladım. Hepsini olduğumu söyleyemem. Biraz Sözler biraz Lema’lar. Aklımda kalan tek şey Bediüzzaman’ın bilime ne kadar önem verdiği idi. Fen ilimleri olmadan dinin anlaşılamayacağını söylüyordu, Medresetüzzehra Üniversitesi gibi bir hayali vardı. Burada din ve bilimin bir arada okutulduğu, bilim ışığında Kuran’ın incelendiği enstitüler hayal ediyordu ama olmadı. Gelin görünki Cumhuriyet kurulduğunda saf dışı bırakıldı. Bana sorarsanız Cumhuriyet tarihinin en büyük hatası nedir? Budur derim. Eğer Bediüzzaman dışlanmasaydı, sürgünden sürgüne gönderilmeseydi, hapishanelerde defalarca zehirlemeseydi, onun görüşlerine kulak verilseydi bugün bu ülkede ne Kürt meselesi olacaktı, ne Pkk, ne hala ne yaptığını anlayamadığım Diyanet, ne de dini yozlaştıran erki elinde tutan ve dini kullanarak taraftar toplayan insanlar olacaktı. Ve tabi ki ne de bir zamanlar epeyce ceremesini çektiğimiz 28 şubatlar. Her şey bir dengede gidecekti ve belki de Cern Türkiye’de kurulacaktı, İsviçre’de değil. Yok artık demeyin gerçekten Türkiye bambaşka bir yerde olacaktı.

Bediüzzaman bilim hayranıydı, tüm fen bilimlerinin eğitimlerini almıştı.  Eserlerinde fiziğin ne kadar önem verdiğini görmeniz mümkün. 16 yaşımda okuduğum bazı eserlerinden aklımda kalan en önemli kelime öbeği esir maddesi olmuştu. Kadim bilginlerin adına mavi ya da esir madde dediği bu şeyin karanlık ya da kara madde olmadığını kim iddia edebilirdi ki? Ondan önce İbnul Arabi şu şekilde bahsetmişti:

“Sonra tümel karanlık cevheri öğrenir. Bu cevherde parça olmadığı gibi bir suret de bulunmaz. Bu, âlemin maverasındaki her şeyden gizlidir. Oradan, cisimler âlemine nurlar ve aydınlıklar çıkar. Bunlar, bu cevherden soyutlanmış bileşik ruhlardır. Böylelikle gündüz geceden çıkartılıp karanlık ortaya çıktığı gibi bu cevher de karanlık kalır. O, âlemdeki karanlığın aslı olduğu gibi aklî hükümlerde âlemin aslı da odur.”

Peki ne Bediüzzaman diyordu esir madde ile ilgili?

“Birinci kaide: Fennen ve hikmeten sabittir ki, bu haddi yok feza-yı âlem, nihayetsiz bir boşluk değil, belki “esir” dedikleri madde ile doludur.”

Yani evrende boşluk yoktur, boşluk gibi görünen her yer esir madde ile kaplıdır.

‘“Madde-i esiriye, esir kalmakla beraber, sair maddeler gibi muhtelif teşekkülâta ve ayrı ayrı suretlerde bulunduğu tecrübeten sabittir. Evet, nasıl ki buhar, su, buz gibi havâî, mâyi, câmid üç nevi eşya aynı maddeden oluyor. Öyle de, madde-i esiriyeden dahi yedi nevi tabakat olmasına hiçbir mâni-i aklî olmadığı gibi, hiçbir itiraza medar olmaz.”

Bediüzzaman, eskilerin hareketsiz, bölünemez, hayali ve ulaşılamaz bir madde olarak kabul ettiği Esirin “madde” cinsinden bir parçacık olduğunu, Modern Fizik’in “Karanlık Madde” anlayışına paralel bir şekilde şöyle zikreder:

“Arşı su üzerindeyken…” Hûd Sûresi, 11:7. âyeti, şu madde-i esiriyeye işarettir ki, Cenâb-ı Hakkın arşı, su hükmünde olan şu esir maddesi üzerinde imiş. Esir maddesi yaratıldıktan sonra, Sâniin ilk icadlarının tecellîsine merkez olmuştur. Yani esirii halk ettikten sonra, cevâhir-i ferde (parçacıklara) kalb etmiştir. Sonra bir kısmını kesif kılmıştır ve bu kesif kısımdan, meskûn olmak üzere yedi küre yaratmıştır. Arz, bunlardandır. (İşaretül İcaz Bakara 29)

Bediüzzaman’ın yukarıdaki izahlarında kullandığı “Cevahir-i Ferd” (temel parçacıklar) kavramı oldukça manidardır.

Karanlık Maddenin bütün atom altı parçacıklara kaynaklık ettiğini gösteren bu tefsir, tamamıyla Modern bilimin verileriyle uygunluk arz etmektedir.

29. Lem’ada da geçen bu Cevahir-i Ferd terimiyle Bediüzzaman yıldızların, güneşlerin bu temel parçacıklardan oluştuğunu şöyle ortaya koyar:

“Hem nasıl ki cevâhir-i ferd üzerine esir zerrâtıyla bir Kur’ân-ı hikmet yazmak, semâvat sayfaları üzerine yıldızlar ve güneşler mürekkebiyle bir Kur’ân-ı azîm yazmaktan cezalet itibarıyla daha aşağı değildir.”

Bu tefsirinde Bediüzzaman açık bir şekilde “esir zerratıyla” tabirini kullanarak “Esir” maddesinin zerrelerden (parçacıklardan) oluşan bir madde olduğunu da ortaya koymuş olur.

Bediüzzaman’ın 16. Söz’de dile getirdiği hakikatler ise “Esir” maddesinin modern bilimin “Karanlık Madde” tanımlarına uygun bir şekilde hareketli olduğunu ortaya koyar:

“Evet, nasıl cismâniyâta cam ve su gibi şeyler ayna olur; öyle de, ruhâniyâta dahi hava ve esîr ve âlem-i misâlin bâzı mevcûdâtı ayna hükmünde ve berk ve hayal süratinde bir vâsıta-i seyir ve seyahat sûretine geçerler. Ve o ruhânîler, hayal süratiyle o merâyâ-i nazîfede, o menâzil-i latîfede gezerler. Bir anda binler yerlere girerler.”

Yukarıdaki ifadelerde geçen “berk” tabiri Karanlık Maddeden müteşekkil fotonlar gibi kimi parçacıkların “ışık” hızında hareketini resmeder.

Yine aynı ifadelerde geçen “hayal süratinde” tabiri ise “Esir” maddesinin (Karanlık Madde) ışıktan daha yüksek hızlarda hareket edebilme kabiliyetine de vurgu yapar.’ (1)

‘“Evet, senin gibi aklı gözüne inmiş ve gözüne perde çekilmiş adamlara söz anlatmak ve bir şey göstermek elbette müşküldür. Fakat, hak o kadar parlaktır ki, körler de görebildiği için biz de deriz ki: Fezâ-i ulvî, bilittifak esir ile doludur. Ziyâ, elektrik, hararet gibi sâir seyyâlât-ı latîfe, o fezâyı dolduran bir maddenin vücuduna delâlet eder. Meyveler, ağacını; çiçekler, çimenlerini; sümbüller, tarlalarını; balıklar, denizini bilbedâhe gösterdiği gibi; şu yıldızlar dahi, bizzarûre, menşe’lerini, tarlasını, denizini, çimengâhının vücudunu aklın gözüne sokuyor.

Esirden yapılmış; elektrik, ziyâ, hararet, câzibe gibi, seyyalât-ı lâtifenin medârı olmuş ve hadîste “Sema, dalgaları karar kılmış bir denizdir.”  işaretiyle, seyyarat ve nücumun harekâtına müsaid olmuş ve Samanyolu denilen mecerretü’s-semâ’dan tâ en yakın seyyareye kadar, muhtelif vaziyet ve teşekkülde yedi tabaka, herbir tabaka âlem-i Arzdan, tâ âlem-i Berzaha, âlem-i misâle; tâ âlem-i âhirete kadar birer âlemin damı hükmünde birer semanın bulunması, hikmeten, aklen iktiza eder.  (31. Söz)

Bediüzzaman’ın 12. Lema’da Modern Bilimin Karanlık Maddeyi ispat için kullandığı “çekim (cazibe) ve itim (dafia)” terimlerini daha o dönemlerde, Esir maddesinin varlığını ispat için kullanması ise oldukça ilginçtir:

“Fennen ve aklen, belki müşahedeten sabittir ki, ecrâm-ı ulviyenin câzibe ve dâfia gibi kanunlarının rabıtası ve ziya ve hararet ve elektrik gibi maddelerdeki kuvvetlerin nâşiri ve nâkili, o fezayı dolduran bir madde mevcuttur.” (12. Lema)’ (2)

Şimdi bazılarınız hiç bir şey anlamadım diyebilirsiniz. Çünkü fizik bilimi üzerine zerre bir bilgimiz yok. Keza dil kapasitemiz de çok sınırlı. Oysa ki ‘İlim Çin’de olsa gidiniz’ diye bir hadis var değil mi? Eski İslam bilginlerinin bilim ve felsefe alanında ne kadar ilerlediğini hatta bugün tü kaka denilen aman mazallah diye korktuğumuz evrim teorisini nasıl açıkladıklarını bilen bilir. Biz müslümanlar dinden çıkmaktan korktuğumuz kadar cahillikten korksaydık bugün bambaşka olurdu her şey. Büyük bir planın parçasıydı elbette inananlar ve bilimin arasını açmak. Gayet başarılı bir şekilde ilerledi ve meyvelerini (!) verdi tabi ki. Ancak artık kaybedecek vaktimiz yok. Sadece inananlar değil insanlık olarak etik bir bilim anlayışına ihtiyacımız var. Etikten kastım bilimi insanları öldürmek ve kontrol etmekten uzak olarak kullanmaktır. Bilim dünyasının kendi içinde de iyiler ve kötüler olarak bölündüğünü söylemek mümkündür. Tıpkı Sirus A ve B yıldızının Kuran’da bahsedildiği şekli gibi, iyilerin ve kötülerin yıldızı, medeniyetleri. Bilimi bu şekilde ele alırsak elbette bilim ancak insanlığın hayrına kullanıldığı vakit bilim olacaktır. Ve ancak adına din bilimle açıklandığı zaman inanç denilen kavram yeniden şekillenecektir. Ve artık aşırı uçlar olmayacaktır, yobazlık, dogmatizm, Işid, şeyhler, tarikatlar, darbeler olmayacaktır. Zira insan o zaman sadece akılla düşünmeyi ve akletmeyi öğrenecektir. Ben dindarım diyen her kişinin boynunun borcudur bilim öğrenmek. Namazda ayakları bilmem kaç cm açık tutarak olmaz bu iş, kıyamda dururken doğanın kıyam halinde olan varlıklarını anlamakla olur. Kıyamdaki mevcudatı, varlığı, zerreleri bilmekle olur. Bilim bir kıyam halidir, yani ayakta durmak dik durmak omurgalı olmak. Böylelikle aralarında hep bir sosyal mesafe olan din ve bilim birbirine yaklaşabilecektir. Ve Kuran’ın henüz bilimsel olarak keşfedilmemiş bir çok ayeti açıklanacaktır. Ben bir psikoloji uzmanı olarak Kuran’ın içinde yer alan insan psikolojisine dair muazzam bilgileri edinirken, ah Freud’dan önce söylenmiş meğer derken bilim insanları neden uzak dursun ki? Ama öncelikle soğan kabuğu gibi üst üste binmiş akıldan uzak mantıktan uzak kabuklarını soymak lazım din anlayışının. Gerisi kendiliğinden gelecektir. Bilimsiz din olmaz…

Yaklaşın, daha daha yaklaşın…

  1. ve 2. numaralı kısımlar alıntıdır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s