Kayıp,yas ve Kürtaj

  • ‘Ölüler görülmezdir, yok değil’ (Aziz Augustine)

Bana aile sistemini en çok etkileyen şeylerden birini sorsalar kürtaj ve ölen bebekler derim. İlk abim Hasan öldüğünde 4 aylıkmış. Bir gece çığlık çığlığa ağlamış ancak ne annem ne de babam abimin ağlamalarını duymamış. Uyandıklarında Hasan’ın teri yatağı ıslatmış. Hemen üzerini değiştirmeye kalkmışlar fakat aylardan aralıkmış ve dondurucu bir soğuk varmış dışarıda. Ev ise sobalı. O soğuk gecede Hasan titreyerek üzeri değişilmiş. Ertesi gün hali değişmiş ve doktora götürüldüğünde onun için çok geçmiş. Hasan annemin kollarında hayata veda etmiş. Annem utancından yas tutamamış. Ağlamama bile izin vermediler diye anlattı ben sorunca. Ağlayamamış, acısını yaşayamamış, donmuş, ayıpmış ağlamak, Allah vermiş Allah almış işte. Üstelik cennete gitmiş bebecik, ahirette kurtaracakmış annemi. Ölen bir bebek için annesinin tek sevineceği şey bu oluyordu. Kurtarılmak… Böyle bir annenin daha hikayesini dinlemiştim, bir çocuğum olsa da ölse beni cennete alır diye dua etmişti bir kadın daha evlenmeden. Ve o çocuk dünyaya gelmişti zihinsel engelli olarak. 22 yaşında ise hayata veda etmişti. Annenin bilinçsizce yaptığı bir istek kabul olmuştu. Annemin böyle bir isteği olmuş muydu bilemiyorum ama hep cennete gitme sözleriyle avutulmuştu daha 17 yaşındayken. Hasan’ın ölümünden beş ay sonra annem bu defa ikinci abime hamile kalmış. Derinlere gizlenmiş yas ve kaybetme korkusu ile yine bir aralık ayında  abimi dünyaya getirmiş. Buna da bir şey olur üşütür korkusuyla abimi aşırı derece sıcak tutmuş ve abim 5 aylık olunca ayaklarını yere basamadığını farketmişler. Doktora götürdüklerinde doktor neredeyse kemiklerini eritecekmişsiniz deyip tedaviye başlamış. Abim hastalıktan kurtulmuş ancak onu bekleyen çok daha büyük bir hastalık gelecekte beklemekteydi. Oğlumu dünyaya getirdiğimde hep üşütmekten hasta edeceğim korkusu vardı bende de. Oğlum 3 yaşına geldiğinde anlamıştım bu korkunun bana değil anneme ait olduğunu. Çoğu zaman ebeveynlerimizin duygularını biz yüklenir ve taşırız. Bunu farkedip bırakmayı seçtiğimizde iyileşiriz. 

Hasan öldükten sonra annem o anısına hiç dokunmamış ve kapatmış. Ben yıllarca sorulduğunda üç kardeşiz dedim, oysa ki bir kardeşimiz daha vardı fakat annem gibi biz de Hasan’ı unutmayı görmemeyi seçtik. Ancak onun acısı sistemde bir hayalet gibi dolaşıyordu. İkinci abim 12 yaşına geldiğinde tuhaflaşmaya başlamıştı. Elbette ki evdeki şiddetin ve ön ergenlik sürecine girmesinin onu etkilediği açıktı. Ancak birden bire tüm tavrında oluşan bu büyük değişimin sebebi sadece o etkenler değildi. Kendi aile sistemim üzerine çalışırken farkettim ki babam annesini 12 yaşındayken kaybetmişti. Ve babamın hayatı o yaşta alt üst olmuştu. Bana öyle geliyor ki o travmatik deneyim abime aktarılmış ve aynı yaşa geldiğinde belirtiler göstermeye başlamıştı. O günlerde başlayan tuhaflık 17 yaşına kadar şiddetli bir şekilde arttı. O zamanlar 90lı yıllardı ve elbette biz şizofreni kelimesinin ş’sini bile bilmiyorduk. Abim 17 yaşındayken, yani annemin ilk oğlunu kaybettiği yaşta ufak bir kaza geçirdi ve omurgası hafif bir şekilde eğildi. Sonrasında skolyoz dendi fakat çok önemli bir derecesi yoktu. Ancak abim bu hastalığı somatik hezeyana dönüştürerek yıllarca hiç kimsede olmayan bir hastalığın kendisinde olduğunu ve sürekli kasları kemikleri ve beyninin erdiğini söyledi. Annemle babam ayrıldıktan uzunca bir süre abimi görmedim. Sonrasında 99 yılında yanımıza geldi, her şeyi bırakmıştı, okulu işi hiç bir şeyi yoktu ve bu hastalığın kısa sürede kendisini öldüreceğini söylüyordu. 2001 yılına kadar abimle aynı evde yaşadım. Onun şizofren olduğunu bilmiyordum, o zamanlar yaşadığımız her gün korkunç bir cehenneme dönmüştü. Üniversiteye gittiğimde kurtulmuştum. Bir süre sonra tamamen koptu bağlarımız. Bizden ayrıldı. Yıllarca nerede yaşadığını ne yaptığını pek bilemedik. Her seferinde ucu başka bir yerde çıkıyordu. İki yıl önce kasım ayında Atina’ya eğitime gittiğimde bir telefon aldım, abim Erenköy Ruh ve Sinir hastalıkları hastanesine yatırılmıştı. Teşhisi duyduğumda kalbime bir ok saplanmıştı. O günden sonra nasıl anlamadım, nasıl yardım etmedim, neden dışladım diye hep kendime kızmaya başladım. Ve bir gün oturdum annemle çalışmaya başladım. Son çalışmalar da gösteriyor ki şizofreni hastalığının epigenetik mekanizmalarıyla ilişkisi var. Yapılan bir araştırmada şizofreni ile ilişkilendirilen ST6GALNAC1 geninde yüzde 20’ye varan metilasyon farkı saptandı. Daha önce de bipolar hastalıkla ilişkilendirilen GPR24 geninde de keza metilasyon farklılığı saptanmıştı. Aynı şekilde, ZNF659 geninde aşırı metilasyon şizofreni ile ilişkilendirilirken, düşük metilasyon da bipolar hastalıklı kişilerde saptandı. Özet olarak söyleyecek olursak; şizofreni ve bipolar hastalıklarda epigenetik faktörler hastalığın oluşmasında primer rol oynamaktaydı.  Dna metilasyonu epigenetik mekanizmalarda önemli bir role sahiptir.  Genin kendini serbestçe ifade etmesini engelleyen bir kimyasal olaydır. Yani şöyle düşünün siz tam kendinizi ifade edecekken biri tokat atıyor ağzınızın ortasına ve susuyorsunuz. İşte aynen böyle genlerimiz çevresel etkilere maruz kalarak ifadelerinde değişiklikler meydana geliyor. Baskılanıyorlar, susuyorlar ya da başka bir şekilde ifade buluyorlar buna da metilasyon deniyor. 

Dönelim anneme. Annem hamileliğin ilk başlarında ne yaşadığını sordum. Önce her zaman dayak vardı dedi ancak sonrasında hatırladı, annem abime 6 haftalık hamileyken babam sudan bir sebepten dolayı tüm akrabalarımız içinde ona boş ol demişti 3 kez. Annem yine donmuştu. O şokla anneanneme götürülmüştü. Karnımda bir bebek ve ben ‘ne yapacağımı bilemiyordum, babam beni kabul etmez’ diye geçirmişti annem zihninden. Gidecek yerim yok diye düşünmüştü. Annem adeta evden atılırcasına evlendirilmişti aslında, bu sefer de dedem asla bir dulu evimde barındırmam demişti. Şizofrenlerin kendilerini bir şekilde toplumdan izole etmelerinin sembolik bir davranış olduğunu düşünürsek, abimin anne karnında bu  izolasyon programı ile programlandıklarını düşünmek mantıksız gelmedi bana.  

Üstün zekalı bir çocuğun şizofreniye dönüşen bir öyküsünü izledim yıllarca. Şizofreninin elbette bir çok nedeni olduğu düşünülmekte. Ben abimin puzzlenı tamamlamak için tüm kaynaklara bakıyordum. Yıllarca abim için böyle olmamalı dedim hep ancak olan oluyordu. Belki de böyle olması gerekiyordu. Geçen bir kaç yıl içinde yaşadığımız her şeyi kendimizin seçtiğini hatta anne babamızı seçmeye varan bir özgür irade ile dünyaya geldiğimizi anlayınca abimin de bu durumunun onun seçimi olduğunu ve benim bundan ne öğrenmem gerektiğini düşündüm. Biliyorum şimdi anne babamızı biz nasıl seçiyoruz diyeceksiniz, çünkü tekamülümüze en uygun aile şu an içinde olduğumuz ailelerdir. Burada önemli olan bir ruhun tekamülüdür ve bu nedenle o ruh bu tekamüle en uygun yapı içine doğar. Rabbiniz kim diye sordu Allah biz de sen dedik diye anlattılar yıllarca. Eğer bu gerçekten doğruysa burada temel mesele neden Allah’ınız kim değil de Rabbiniz kim diye sorulduğudur. Mürebbiye kelimesi Rab’den gelir, terbiye edicilerimiz anne babalarımızdır. Bu yüzden ben bu kutsi hadiste esasında anne babamızı seçtiğimizi gösteren bir işaret olarak algılıyorum. Bu seçim meselesine ileride daha detaylı değineceğim için şimdi konudan dağılmadan annelerimizin kayıplarının bizi nasıl etkilediğine devam edelim. 

Bir gün adına Ali diyeceğim danışanımla kalp sorunu üzerine çalıştık. Bir kalp sorunu olduğunu bahsediyordu. Bazen nefes almakta zorlanıyordu. Fiziksel bir şey bulamamışlardı. Ona kalp hastası, nefes sorunu çeken ya da boğulan bir atası olup olmadığını sordum. Ancak 8 yıl önce bir panik atak geçirmişti. Sonrasında bir daha olmamıştı. 8 yıl öncesindeki ilk evliliğinde yaşadığı stresten bahsederken eşinin ağır bir okb hastası olduğunu söyledi. Öyle ki yatak odaları bile ayrıydı ve eşi asla kendi odasına girilmesine izin vermiyordu. Oda bana hep en mahrem alanlarımızdan biri olan rahmimizi hatırlatır. Bu yüzden eşinin annesinin bir kürtajı olup olmadığını sordum. Evet vardı eşinin annesi kasıtlı bir düşük yapmıştı. Bana öyle geliyordu ki kadının odasını koruması korunması gereken bir rahmi temsil ediyordu. Biz bu meseleyi konuşurken Ali bey de kendi annesinin kasıtlı düşüklerini hatırladı. Dahası kendisi 4 yaşındayken kardeşinin nasıl suda boğulduğunu anlattı. Annesi yıllarca kasıtlı düşüklerden dolayı kendi kendini suçlayıp durmuştu. Ali bunları hatırlayınca hissettiği rahatsızlık arasında bağlantı kurdu. Ona bir kaç hayat birden yaşıyor gibi hissedip hissetmediğini sordum. Sanki dünyanın yükünü taşıyorum herkesten ben sorumluymuşum gibi çalışıyorum fazladan dedi. Bazen kürtajlardan sonra dünyaya gelen bebekler çift hayat sürerler. Bunu anlatmaya çalışırken kardeşi doğmadan önce bu kasıtlı düşüklerin olduğunu ve suçluluktan dolayı kardeşine hamile kalınca annesinin bir daha yapmayacağım diyerek kardeşini doğurduğunu anlattı. Onda var mı bir şeyleri çift olarak yapmak diye sorduğumda birden gözleri irileşti, evet dedi üniversiteyi, yüksek lisansı çift yaptı ve diğer okulları. Hep çift kişilik bir hayat yaşamıştı bu kardeş. Bunu duymak bana tuhaf gelmedi çünkü önceki hafta bir eğitimimde yine çift üniversite, çift yüksek lisans ve çift doktora yapan bir doktora öğrencisi olan Pelin ile tanışmıştım. Ona annesinin ondan önce kürtajı olup olmadığını sorunca cevabı evet oldu. Ve bu bağlantıyı kurunca ağlamaya başladı. Hayatı boyunca iki kişilik olarak yaşamıştı hatta yemeği iki kişilik yiyordu. Ona bu durumu çözmesi için kardeşine bir mektup yazmasını söyledim. Daha sonra mektupla neler yapacağını anlattım. Sonraki hafta dediklerimi yapmış olarak yanıma geldi. O gün deniz kenarında son adımı yaparken elinde beş litrelik su şişesinin içinde iki balıkla bir çocuk yaklaşmış yanına ismi Emre’ymiş. Ve Emre ismi Pelin’in ya bir eşim ya da oğlum Emre isminde olacak dediği bir isimmiş. Pelin kısa süreli çocukla konuştuktan sonra çocuk geri dönmüş. Pelin o iki balığı şişenin dar ağzından nasıl içine attığını düşünmüş. Ancak cevabını bulamadan eve dönmüş. Eve döndüğünde aynı şişeyi lavabonun içinde görünce ürpermiş. Bana onun ruhu gitti değil mi bunların hepsi işaretti değil mi diye sorduğunda gülümsedim. O an hayatımızın nasıl bir rüya olduğunu bir kez daha anladım. Rüya da her şey mümkündür bu dünyaya da öyle.

Ali beyin kalp rahatsızlığı seanstan sonra bir daha tekrarlamadı. Kendisine miras kalanları geri iade etmiş ve kardeşinin ruhunu onurlandırmıştı. Bir dönem ‘benim bedenim benim kararım’ sloganıyla kürtaj yasası eleştiriliyordu. Elbette bu karar annenin ve beden de annenin ancak rahimdeki cenin anneye ait değil. O başlı başlına bir ruh taşıyan bir insan. Kürtaj olan aile sisteminde sadece çift hayat süren çocuklar büyümüyor, sürekli kendini tehlikelere atan, sınırda yaşayan, aşırı hız yapan, tuhaf ölümcül denemeler yapanlar da kürtajın var olduğu sistemlerde büyüyen çocuklardan çıkabiliyor. Bir danışanımla konuşurken bir şey farketmişti. İlk çocuğumu hazır olmadığım için aldırmıştım. Ancak bir kaç sene sonra dünyaya gelen çocuğum bana hep öfkeli ve sürekli birilerini öldürmek istediğini söylüyordu. Bunun sebebini şimdi anlıyorum diye devam etti. Kürtajlarda asıl mesele annedeki suçluluk ve pişmanlık duygusu. Bu duygu nedeniyle bile sonraki çocuğunda bir hastalık meydana gelebiliyor. Çünkü anne farkında olmadan bir suç işledim cezalandırılmalıyım koduyla kendini cezalandırıyor. Bunu elbette bilinçli olarak yapmıyor. Tamamen bilinçdışı gelişen bir durum bu. Anne herhangi bir suçluluk pişmanlık duymuyorum da diyebiliyor fakat diğer çocukları bir şekilde sistemdeki bu sorundan etkileniyor. Kürtaj demek yarım kalmak, devam edememek demektir. Bu durum aile içerisinde yaşamını sürdüren çocuklardan birinin paterni haline gelebiliyor.  Çocuklardan birini gün gelip evleniyor ancak evliliğini devam ettirip ettirmemede sürekli bir gelgit yaşıyor. Böyle bir vaka ile çalışmıştım ve sebebinin annesinin devam etse mi etmese mi diye kararsız kalıp sonunda gebeliğine son vermesine dayandığını bulmuştuk. Bazen de bu devam edememe işleri yarım bırakma bir türlü tamamlayama haline de dönüşebiliyor. Bazen de sürekli kısa süren ilişkilerde kendini gösteriyor kürtaj bebeğinin anısı. Oğlum evlenemiyor sürekli ilişkileri yarım kalıyor diyen bir anne oğlu küçükken tekrar hamile kaldığında hayatımı yaşayacağım kendime bunu yapamam deyip kürtaj yaptırdığını anlatmıştı ve analatırken oğlunun bir türlü hayatını yaşayamadığını farketmişti. Her ilişkisi yarım kalıyordu. Bazen annenin tek bir farkındalığı yetiyor ancak bazen de destek almak gerekebiliyor.

Bebeğim doğduğundan beri hareketsiz diye ağlayan bir anneyle çalışmıştım bir eğitim zamanı. Anne çok çaresizdi ve eğitim süresi içersinde ona da yer vermiştim. Bebeğe tanı konulmamıştı 13 aylıktı ve hareket edemiyordu ancak doktorlar herhangi bir fiziksel sebep bulamamışlardı. Anneyle konuşurken hikaye gittikçe derinleşiyordu. 22 haftalık çift yumurta ikizi bebeklere hamileydi. Ancak birinde bir problem vardı ve gebeliğe son verilmesi gerekiyordu. Anne bir seçim yapmak zorundaydı. Seçimi erkek olan bebeğin kalbini durduma kararı ile yapmıştı. O ana dair hatırladığı en acı şey bebeğin son kalp sesini duyduğu ve kalbinin durduğu andı. Cansız bebek 3 ay anne karnında kardeşiyle yaşamaya devam etmişti. Doktorlar bebeği tahliye etmenin sorun olacağını söylemişlerdi. Anne o günden sonra bu acıyı hep bastırmış hep geriye itmişti. Üzülerek diğer bebeğine de zarar vermek istememişti. Eğer anne yasını doya doya yaşamış ağlamış ve duygularıyla yüzlemiş olsaydı belki bebek bugün farklı bir durumda olacaktı ama her zaman dediğim gibi sadece olması gereken oluyordu. Anne tutulmamış yası, ifade edilmemiş pişmanlık ve suçluluk duyguları ile diğer bebeği dünyaya getirmişti. Fakat bebeğin hareketsiz oluşu ile anne bir kaosa sürüklenmişti. Ölen kardeşinizin cansız bedeni ile 3 ay birlikte aynı odada yaşadığınızı düşünsenize, siz olsaydınız ne yapardınız? Bebek kendisi için doğru bir seçimle dünyaya gelmişti. Kardeşinin yasını tutuyordu annesi yerine. Anneyle eğitimde çalışırken salondaki herkes anneyle birlikte yas tuttu. Ve daha sonra anneyi gönderdik. 

Bir gün bel fıtığı ve uyumayan bebek sorunuyla karşımda bir anne vardı yine. Adına Ayla diyeceğim danışanımın fıtığı 3 yıl önce başlamıştı. Fıtık olan yer rahminin hizasına denk gelen bölge olduğu için ona herhangi bir düşük ya da kürtajının olup olmadığını sordum. Düşük yapmadım ama bebeğimi kaybettim 3 yıl önce dedi. Yine bir yas vakasıyla karşı karşıyaydım ve ne yazık ki daha önce hiç terapi desteği almamıştı. Oysa ki her kayıptan sonra alınması gereken en önemli destek bir yas terapisidir. Ayla kaybettiği çocuğu hakkında konuşurken onu hiç bırakmadığını anladım. Bebeğin tüm eşyaları ve fotoğrafları evin her yerinde duruyordu neredeyse. Cep telefonun ekran resmi bile kaybettiği bebeğine aitti. Ruhu her yerde geziniyordu bebeğin ve tabi ki ikinci gelen bebek bu kadar kalabalık arasında kendisine yer bulamamıştı. Ona biraz ölen sevdiklerimizi bu dünyada tutma hakkında konuştum. Eğer ölümüne dayanamadığımız biri varsa anılarımızda, onun gidişini bir türlü kabullenemediysek, sensiz ne yaparım diye uzunca bir süre kahrettiysek kendimizi beden gitse bile ruh ya da bilinç adına ne derseniz deyin parçacıklar haline burada kalabiliyor. Bazen bir çok hastalığa sebebiyet verebiliyorlar. Bu bedeni bırakıp başka bir boyuta geçmek çok kolay bir şey değil. Kim ister ki sevdiklerini ardına gözü yaşlı bırakmak. Bu yüzdendir ki geleneklerimizde üç gün yas, helva dağıtmak, ölenin eşyalarını hemen vermek ve bir ağlayıcı tutmak gibi adetler vardır. Hepsi ruhun bu boyuttan gidişini kolaylaştırmak için geliştirilmiş kadim ritüellerdir aslında. Bu yüzdendir ki 7’si 40’ı 52’si gibi ritüellerimiz vardır. Hepsi bir anlama sahiptir ve ruhun bu boyuttan geçisini kolaylaştırır. Ancak bazen biz bırakmayız onları ve kendi boyutumuza hapsederiz. Ayla da öyle yapmıştı. Ona bir yas terapisi almasını önerdim ve artık çocuğun eşyalarını resimlerini evden göndermesinin iyi olacağını anlattım. Ancak yanaşmadı çocuğumu unutmak istemiyorum dedi. Çok fazla direnç gösteriyordur haklı olarak. Ancak ben söylemem gerekenleri söyleyip seansı sonlandırdım. Ayla’nın doğrusu bir terapiye gideceğini düşünmüyordum. Ancak aylar sonra eğitimlerimden birine gelen bir katılımcı Ayla bana tavsiye etti bu eğitime gelmemi deyince şaşırdım. Ayla uzunca bir süre düşünmüş sonra bir psikologa gitmeye karar vermişti. Şükür ki iyi bir psikologa denk gelmişti ve hayatı değişmişti. Bu yüzden abisinin eşine verdiğim eğitimlerden birini tavsiye etmişti. Bazen işe yaramayacak galiba dediğim anda bir şeyle gerçekten işe yarıyor ve iyileşmeler ardı ardına geliyor. Eğitime gelen katılımcının da hayatı çok değişti ama ben en çok Ayla’nın terapiye başlamasına sevinmiştim. 

Kaybetmek elbette ki çok acı… Biri öldüğünde ya da daha doğru bir tabirler boyut değiştirdiğinde onu kaybetmiyoruz. O sadece bizden önce varması gereken yere gidiyor. Ölüm hakkında bakış açımızı değiştirmemiz gerekiyor öncelikle. Gidene mi gidenin arkasında kalan bene mi üzülüyoruz. Gideni mi kaybettik yoksa onunla birlikteyken sahip olduğumuz şeyleri mi? 66 yaşında bir danışanım gelmişti bir gün. Ramazan ayına 3 gün vardı ve Sündüz teyze bir gün aniden bayılmış uyandıktan sonraki günlerde her şeyi unutmaya başlamıştı. Doktor doktor gezmişlerdi ancak Alzheimer tanısı konmamıştı. Gösterdiği davranışlar Alzheimer ile uyumluydu fakat tanısı o değildi. En son doktor psikolojik deyip bir ilaç vermişti. Sündüz teyzeyi son çare olarak ben görecektim. Konuşmaya başladığımızda önce ne yaşadığını sordum. Her şeyi unutmaya başlamıştı doğal olarak karışıktı kafası. Ona 33 yaşındayken bir yakınını kaybedip kaybetmediğini sorduğumda gözlerini öne eğdi, sesi kısıldı. Zorlukla eşimi kaybettim diyebildi gözyaşları akarken. Bebeğim kucağımda 3 aylıktı ve geride 3 çocuğum daha vardı. Bir tren kazası oldu dediler, kocan öldü dediler inanamadım önce. Sonra cenazesi oldu. 3 aylıktı bebeğim emziriyordum geride 3 çocuk… O bunları anlatırken ben de aynı cümleleri kendisine tekrarladım. Ve sonrasında eşini kaybettikten sonra yaşadığı zorlukları anlattı. Bir başına 4 çocuğa bakmak zorunda kalmış mücadele vermişti. Mesele sadece 4 çocuğa bakmak değildi. Aynı zamanda özlemekti, destekti, güç almaktı, elini tutmak yanındayım demekti, göz göze kalb kalbe hasbihal etmekti… Bunlar da eşiyle beraber gitmişti. Eşi öldüğünde ramazan ayıydı. Bu yüzdendir ki Sündüz teyze bayılıp ayıldıktan sonra ramazan, bugün ramazan orucum gitti mi diye sormuştu. Şimdiye kadar kimsenin gözünün içine bakarak yaşadığı anıyı anlatmamıştı. Kimse onu anlamamıştı belki de… Ben onu dinledim ve anladım. Benim yerimde kim olsa aynısını yapacaktı. Ekstra hiç bir teknik uygulamadım sadece dinleyip aynaladım. Daha sonra  Bach çiçekleri remedilerinden yas ve şok remedisini verip bir ay sonra gelmesini söyledim ve gönderdim. Bu tekniği ileride anlatacağım. Bir ay sonra Sündüz teyze geldiğinde iyileşmişti, unutkanlık bitmişti ve yüzü aydınlanmıştı. Duruşu bile değişmişti. Çünkü o gün tutmadığı yası benim yanımda tutmuştu. 

Aynı yaşta bir asker emeklisi vardı bu sefer de karşımda. Kızıyla beraber seansa katıldılar. Hem psikiyatr tedavisi hem psikolog desteği alıyordu. Panik bozukluk tanısı almıştı ve 66 yaşındaydı. Başlayalı 6 ay olmuştu. Bir şey aniden başlıyorsa öncesinde herhangi travmatik bir deneyim yoksa mutlaka başladığı yaşın çok daha gerisine gidiyorum. 33 yaşında ne olduğunu sordum. Alperen bey askerdeydim sıkıntılar vardı dedi ancak kızının babasına kaş göz işareti yapması gözümden kaçmamıştı. Belli ki bir şey vardı ve Alperen bey anlatmaktan şimdilik kaçınıyordu. Seansın ortalarında nihayet 33 yaşında 11 yıldır beklediği bebeğini kaybettiğini söyledi. Bebek sahibi olmak için tam 11 yıl beklemişlerdi. Ve doğum başladığında gittikleri hastanede doktor annenin çatısının dar olmasına rağmen anneyi normal doğuma zorlamış ve bebeği forsepsle çekmeye çalışırken bir komplikasyon gelişmiş bebek hayatını kaybetmişti. Bebeği hastaneden almamışlardı bile. O günü kalplerine gömmüşlerdi yas bile tutmamışlardı. Keşke anneyle çalışma imkanım olsaydı ancak karşımda şimdilik Alperen bey vardı. O olaydan sonra Alperen bey kendisini çok suçlamıştı. Doktora tek kelime etmemişlerdi kader demişlerdi. Sonrasında dünyaya gelen çocuklarında hafif derece bir engellilik ve azospermi sorunu vardı. Ben bunun olağan bir durum olduğunu anlattım. Anne travmasıyla yüzleşmedikçe bedeninin her hücresinde kayıtlı olarak kalır ve aynı rahimde büyüyen çocuk elbette ki doğum ölüme eşittir inancı ile dünyaya gelir. Ve bu da sperminin olmamasına sebep olur. Çünkü soyun devamını sağlamak yeni bir travma getirecektir. Tabi ki Alperen bey benim alanım dışında bir danışandı ve bu yüzden farklı ya da bütüncül çalışan psikoterapistlere başvurmalarını söyledim. Bach çiçeklerinden de vermeyi unutmadım. Öyle zannediyorum ki 33 yaşın gerisinde de bir şeyler vardı ortaya çıkartılması gereken ancak bir seansa ancak bir öykü sığdırabildik. Buradan anlamamız gereken en önemli şey anne ve babanın tutulmamış yasının bir sonraki çocukları nasıl etkilediğidir. 

Yine bir gün bir mesaj aldım, 3 aylık bebeğimizde hemanjiom var ve doktorlar çaresiz diyor diye yazıyordu. Annenin seansa gelmesine imkan yoktu. Kısa bir süre düşünüp hamileyken annenin sevdiği birini kaybedip kaybetmediğini sordum. Cevap evet olmuştu, anne hamileyken çok sevdiği amcasını kaybetmiş ve çok üzülmüştü. Bunu bebeğin kulağına uykuda fısıldamalarını söyledim. Aradan aylar geçti bu anne bana bir danışan yönlendirmişti onun bebeğini iyileştirmişsiniz bu yüzden size gelmek istiyorum diyordu arayan kişi. O zaman öğrenmiştim bebeğin iyileştiğini. Danışanın durumu benim alanıma girmediği için alamamamıştım ama çok mutlu olmuştum bebeğin iyileşmesine. Her kayıp bebekte bir hastalık oluşturacak diye kesin bir şey söylemek imkansız. Bu yüzden biz olmuş olandan yola çıkarak geriye doğru sorguluyoruz hikayeleri ve doğru hikayeye temas ettiğimizde kişi iyileşiyor. 

Biliyorum ki bu yazıyı kürtajı olan bir çok anne okuyacak. Kürtajınızdan ister pişmanlık duyun ister duymayın kürtaj sistemi en çok etkileyen eylemlerden biridir. Bu yüzden suçluluk hissetmenize neden olmak istememem. Ama her zaman için yapılacak bir şey vardır. Şimdi eğer sizin de geçmişinizde bir kürtajınız varsa kaleminizi kağıdınızı elinize alıp o bebeğe öncelikle bir isim verip ona bir mektup yazın. İçinizden ne geçiyorsa söylemek istediğiniz ne varsa kaleme dökün. İçimden bir şey geçmiyor o an öyle olması gerekiyordu deseniz de bu mektubu yazmak sistemi iyileştirmeye yarayabilir. Bunu yapmanız için sadece bir kürtaj hikayesi olması gerekmiyor. Bazen annenizin annesi ya da babası ölmüştür anneniz bu yası tutamamış ve size melankoli ve sebepsiz üzüntü olarak aktarılmıştır. Hatta depresyon bile yaşamış olabilirsiniz. Bu nedenle aile klanınızda aniden ölen biri, acı kayıplar varsa gidenlerin ardından siz de onlara bir mektup yazıp kendinizi özgürleştirebilirsiniz. Ama mektubu sonrasında bir ateşte yakmayı unutmayın olur mu. Bu hem size hem sizden sonrakilere şifa olacaktır. 

Gelelim yine kendi hikayeme. Değerli hocam Prof Dr Vamık Volkan’ın yasla ilgili eğitimine gidinceye kadar 22 yıldır bir kaybın içinde olduğumu ve tutmam gereken bir yas olduğunu farketmemiştim. Eğitim iki gün sürmüştü ve ben ikinci günün sonunda ne büyük bir kaybımın olduğunu anladığımda yağan yağmurla yarışır gibi ağlamaya başladım Avrupa ile Anadolu’yu birbirine bağlayan köprüsünün tam ortasında. Hıçkıra hıçkıra ağlayarak köprüyü geçiyordum. Bu sembolik olarak annemle babam arasında kaldığım bir yolu da temsil ediyordu. O günden iki hafta önce eve bir kedi almaya karar vermiştim. Eğitimde hayvanların bile kaybettiklerimizle aramızdaki bağı sürdürmemize yardımcı olan bağlantı nesneleri olduğunu konuşurken örnek olarak bir kedi verilmişti ve o an iki hafta önce neden bir kediyi sahiplenmek için birine söz verdiğimi anlamıştım. Çocukluğum kedilerle geçti çünkü babam kedileri çok severdi. Ben babamı 22 yıl önce kaybetmiştim. Ayrılık ve ölüm bir insan için aynı şeydir. Beynimizde bulunan nucleus accumbens bölgesi yasta ve ayrılıkta aynı şekilde aktif olur. Bu yüzdendir ki her ayrılık aslında bir ölüm gibidir. Fakat ben 16 yaşımda babaman ayrıldığımda ona öfke dolu olduğum için babamdan kurtulduğumu dile getirip ona olan öfkemle yıllarca yaşadım.  Öfkem yasımı yaşamama engel olmuştu. Ve ben bunu kayıp olarak değil kurtuluş olarak algılamıştım. Oysa ki bu çok büyük bir kayıptı ve ben inkar ederek yaşamıştım. İşte o gün o kaybı kabullendiğim gün olmuştu. Bu kabullenişten doğan yasım tam bir hafta sürdü. Bir süre sonra babamın iyi taraflarının da olduğunu gördüğüm zaman içimdeki babama ait temsil değişmeye ben bütünlenmeye başlamıştım. Üzerine bir de tuttuğum bu yas beni daha da iyileştirmişti. 

Yıllarca babama karşı duyduğum öfke beni ikiye bölmüştü sanki. Öfke ikiye böler insanı ayrık beyin ayrık beden gibi yaşarız. Hele ki bu öfke ebeveyne karşı ise bu demektir ki ben diğer yarıma da kızgınım aslında. Bir yanım annemdir benim bir yanım babam… Ve ben babama öfkelenerek ondan gelen iyi mirasları da görmemiştim. Taki üniversitede yüksek lisans yaparken derse giren iki hocamla tanışıncaya kadar. İkisi de babamın göremediğim sevilesi yanlarını temsil ediyordu. Entelektüel bir adamdı babam. Sanatsal yönü vardı. Sesi çok güzeldi ve en iyi yerli ve yabancı şarkıları dinlerdi. Pazar günleri mutlaka klasik müzik programını izlerdi. Benim jenerasyonumdan olanlar hatırlar Cumhurbaşkanlığı senfoni orkestrasının Trt’de her pazar yayınlanan konserini. Sabahlara kadar kitap okurdu. Her konuda bilgi edinirdi.  Müzeyyen Senar’a bayılırdı. Çeşit çeşit piposu vardı. Ümmü Gülsüm hayranıydı. İspanyol müziklerine hayrandı, flemanko onu heyecanlandırırdı. Buz pateni yarışmalarını hayranlıkla izlerdi. Bu yüzdendir ki arada gidip buz pistinde kaymaya çalışırım ve rastladıkça o yarışmaları izlerim. Babam hayvanları çok severdi özellikle kedileri her yerde kedi beslerdi. Bir yanı buydu babamın, bir yanı da şiddet. Çünkü o da babasına ve annesinin kaybına duyduğu öfkeden dolayı ikiye bölünmüş bir adamdı. Anneme olan öfkesi kızgınlığı aslında kendi annesineydi. Çünkü o da annesi tarafından terkedilmiş bir çocuktu, ölüm terketmekle aynıydı bir çocuk için. Bir çok kez aşık olmuştu başkalarına ama hiç mutlu olamamıştı. Babam yaralı, öfkeli ama iyi yanları olan bir adamdı aslında. Onun yaralarını ve sevilesi taraflarını görmeyi başarınca kalbimdeki baba boşluğu yavaş yavaş dolmaya başlamıştı. Babama karşı duygularım değişmeye yaptığı tüm kötü davranışlara rağmen onu anlamaya sevmeye başlamıştım. Aslında mesele kendimi görmek, sevmek ve kabullenmekti. Benim bir yarım babamdı ve ben o yaralı yanımı tamir etmeye başlamıştım….

Kayıp,yas ve Kürtaj’ için 3 yanıt

  • Annem beni 6 aylikken babanneme birakmis.babannemden sonra amcam ve yengem ilgilendi evlendirdi.annemle babam ben ikinci cocuguma 6 aylik hamileyken ayrildi.ilk bebegim 6 haftalik kurtaj. Siz boyle koprude agladim diyince o kadar arada deredeyim ki

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s