Mükemmel değil yeterli bir ebeveyn olmak

Bir süredir ülseratif kolit hastalığı çalıştığım danışanımla dördüncü seansımızı gerçekleştirirken, çocuklarında şikayet ettiği sorunların bir çoğunun artık olmadığını anlattı. Bu elbette anne çocuk arasındaki bağı bilmeyen bir çokları için şaşırılacak bir durumdu ancak danışanım bu değişimlerin kendindeki değişimlerden kaynaklandığını biliyordu. 

Yapılan bir çok deneyde birbirile tanış olan araladına bağ olan iki kişiden birine görsel bir uyaran verildiğinde beyinde görsel alan uyarıldı,  faraday kafesinde olan ve hiç bir şekilde dışarıdaki uyarı ile bağlantısı olmayan ikinci kişinin de görme kabuğunda benzer dalgalar gerçekleşti. Bu şu demekti, aramızda empatik ilişki olan herkes beyinlerimiz etkileşim içindeydi. Bu bilgiyi ortaya çıkmadan 1500 küsür yıl önce Hz Peygamberin ‘İnsan sevdiği ile beraberdir’ hadisi müslümanlar arasında farklı bir şekilde algılanmıştı. Sanıyorum ki yeni bilgiler ışığında her şeyi yeniden okumak gerekiyor, en çok da kendimizi. 

Beyinler arası etkileşim bu kadar yoğunsa anne ve çocuk arasındaki beyin etkileşiminin ne kadar büyük olduğun tahmine edebiliyorsunuz değil mi? Şimdi gelelim bin bir hayalle çıktığımız annelik yolunda uğradığımız hüsrana. Önce kendi hikayemden başlayayım elbette. 

Evlendikten 8 ay sonra bir çocuk sahibi olmaya karar vermiştik. Yaşım geçiyordu ve bir an önce bir çocuğumuz olmalıydı. Hamile olduğumu ilk öğrendiğimde kurguladığım hamilelik hayalleri gözümün önünden geçiyordu. Az kilo alacağım, mutlu ve sakin bir hamilelik geçireceğim hiç üzülmeyeceğim bol bol da ebeveynlik kitabı okuyacaktım. Çocuk psikolojisini tabi ki çok iyi bilmem gerekiyordu. Daha hamileliğimin altıncı haftasında hayallerim bir bir yıkılmaya başlamıştı. Önünü alamadığım bir kusma hali başlamıştı. Bırakın az kilo almayı 5 kilo da vermiştim bir kaç ay içinde. Hiç bir zaman bu şekilde günde 5 öğün kusacağım aklıma gelmemişti. Artık tüm iç organlarımın ağzımdan dışarı çıkacağına inanır olmuştum ve bir gece delirmiş gibi bağırarak karnımdaki bebeği göstererek çıkarın bunu buradan dayanamıyorum artık, dayanamıyorum diye çığlıklar atmaya başlamıştım. Neyse ki annem gelip 15 gün yanımda kalıp bana bakmıştı da biraz idare edebilmiştim. Beşinci aya kadar kustum. Her yediğimi her içtiğimi çıkardım ve sonunda bir sabah kendiliğinden durduğunda dünyaya yeniden gelmiş gibi olmuştum. Sonunda bitmişti artık istediğim gibi yiyebileceğim diye düşünmüştüm ki karnım büyüdükçe midem sıkışmaya başlayınca ben yine az yemeye devam etmiştim. Neyse olsundu doğumdan sonra yiyebilecektim. Hem istediğim gibi çok az kilo almıştım. Ne de olsa mükemmel bir doğum olacaktı ve ben bir şekilde istediğimden yiyip içebilecektim. Aylar geçti artık her hafta bebek geliyor mu gelmiyor mu diye kontrole gidiyorduk ama herhangi bir belirti yoktu. Kırkıncı haftada bugün nasıl o doktora gittim diye hala düşündüğüm dokturum doğumu başlatalım eşi yaşlanır suyu azalır kakasını yer diyerek bin türlü korku senaryosuyla beni doğum odasına aldı. Tabi ki şimdi ki ben olsam asla kabul etmezdim ancak o zamanki benin başka çaresi yoktu ve ben doktordan çok o zamanki beni affettiğimde rahatladım. O zamanlar doğumu başlatanın bebek olduğunu bilmiyordum. Bebeğin ciğer gelişimi tamamlanınca salgıladığı hormonla doğum başlar ve anne oksitosin salgılayarak bebeği dünyaya getirirmiş. Bunu bilmiyordum ama çocuk bakımı hakkında elbette ki çok kitap okumuştum. Zorla başlatılan doğum olmazdı, olmadı da, doğum odasında beklerken duyduğum kadın çığlıkları da yanıma kar kalarak ağlaya ağlaya sezaryene gittim. Ve sanırım ülkenin en travmatik sezaryenlerinden biri gerçekleşti. Kızgındım, kırgındım, öfkeliydim, acı çekiyordum gözlerimi açtığımda. Oğlum herkesin kucağını gezdikten sonra benim kucağıma varabilmişti ancak hissiz olduğum için bir şey anlayamamıştım. Sonrasında başlayan kusmalar, reflü ve kolik hayatımı bir anda cehenneme çevirmeye yetmişti. Uykusuzdum, ayakta emzirmek zorunda olduğum bir bebeğim vardı, üstelik çalışmak zorundaydım, hastane masrafını bile zar zor ödeyebilmiştim, şimdi bir yandan eşimin işinin olmaması bir yandan bebeğin geleceği, bir yandan acıyan ruhum ve yaralarımın verdiği huzursuzluk vardı. Elbette ben huzursuz olduğum için oğlum benden daha çok huzursuzdu. O zamanlar annenin duygularının bebeği ne derece hasta edebileceğini bilmiyordum, söylenip duruyordum. Böyle hayal etmemiştim çünkü. Kısa bir süre sonra yemek yesin diye o çok karşı çıktığım tablet telefon izleme olaylarına giriştim. Her yerim kusmuktu, ne uykum vardı, ne huzurum ama anneydim işte bir şekilde. Aylar birbirini kovaladı ve ben öfke nöbetleri ile sarsılmaya devam ederken psikoterapinin yolunu tuttum. Epeyce bir süre iyi geldi. Çok şey farkettim, ebeveynlik modelimin mutsuz geçen koca bir çocukluk ve anne babama duyduğum kızgınlıkla ilgisi vardı elbette. Çıktığım kendimi tanına yolunda kısa sürede bir çok anneye ulaştım, bir çok anne çocuklarından şikayet etmeyi bırakıp kendi duyguları üzerinde çalışmaya, bugünde yaşadıkları bir çok şeyin geçmişten getirdikleriye ilgisi olduğunu farketmeye başlamışlardı. Ve o sıralar ilk kitabımı yazdım. Kendimi ölünceye kadar sürecek bir yolculuğa attım. Hayatımda ikinci önemli dönem başlıyordu ve bu sefer kendimi daha fazla tanımaya başlamıştım. Tabi ki ebeveynlerimi de. Ebeveyn olmak dünyaya çocuk getirmekle olmuyordu pek. Bunu ebeveyn olduğumda anlamıştım. Belki işin başına dönmek gerekiyordu önce kendi ebeveynlerime bakmak lazımdı. Ben onlarla nasıl büyüdüm? Beni nasıl yetiştirdiler? Ne öğrendim? Zihnime ve bilinçaltıma kaydettiğim modeller nelerdi? 

Annem hiç bir zaman ebeveynleri tarafından değer verilen ve sevilen bir çocuk olmadı. Anne olunca iki seçeneği vardı, ya annesi gibi mesafeli olacak bize değer vermeyecekti ya da aşırı derecede annesinin bile anneliğini telafi edecek şekilde bir annelik yapacaktı. Annem ikincisini yaptı ancak bu bizim için çok da iyi olmadı. Her iki seçenek de bir çocuk için çok da iyi olmuyordu açıkçası. Bu tür anneleri çok fazla gördüm. En çok da eğitimlerimde, çocukları için yapmadıkları fedakarlık vermedikleri sevgi kalmamıştı ama çocuklarda yine bir sorun vardı. Ve bu anneler aşırı verici oldukları için hastalardı tıpkı benim annem gibi. Çünkü almadığımız bir şeyi vermek hücrelerimizden götürür. Yani kendi ebeveynimizde olan ilişkide sevgi depolarımız doymadıysa biz o dolmayan ve olmayan sevgiyi vermeye çalıştıkça kalsiyum gibi minerallerimiz eksilir, vitamin değerlerimiz düşer, romatizmal hastalıklar yaşarız, göğüslerimizde kistler oluşur. Ve daha bir çok sayamadığım hastalık meydana gelir. Biliyorum ki bir çoğumuzun annesi böyle yaptı, kendi alamadığı sevgiyi aşırı derecede vermeye çalıştı, iki kat annelik yaptı, çünkü annesinin yapmadığı anneliği de telafi etmek istedi. Peki bu bizde nelere neden oldu, annemize karşı yoğun bir suçluluk duygusu. Bu suçluluk duygusu nelere yol açtı? Aşırı öfkeye, hayır diyememeye, iç sıkıntılarına, anksiyeteye, bazen kazalara, bazen hayatımızda yaşadığımız bir çok soruna. 

Bir çoğumuz annemize hayır dememek onu kırmamak üzerine oluşturduğumuz bir paterni dış dünyaya da taşıdık. Ve çoğumuz annemizden daha mutlu olmamak adına mutluluğumuzu engelledik, yanlış evlilikler yaparak, hastalık ve şanssızlıklar yaşayarak. Benim işim çok daha zordu, bir yanda ebeveynlikten çok uzak bir baba, kendi hayatını yaşayan, gerektiğinde alkole sarılan, duygularını ifade etmek, öfkesini sağaltmak için şiddete başvuran bir adam diğer yanda yanda kendi çocukluğunu telafi etmek için bizi aşırı sevgiye boğan kendine hapseden bir anne, mutsuz bir kadın. Bu iki uç arasında büyümek beni epeyce zorlamıştı. Bir kız evlat için ilk sevgi nesnesi annedir, ancak 3 yaştan sonra bu değişir ve kız çocuğunun ruhu babayla, yani eril enerji ile temas kurunca kendi dişil enerjisi aktif olur, ve içinde bulunduğu beden içinde bir kadının büyüdüğüne o adamın gözleri içerisinde şahit olarak büyür. Fakat bu zorlu bir süreçtir, daha o yaşta bile sevgi nesnesi olan anneyi bırakıp babaya geçmek bir acı ve suçluluk sebebidir. Burada baba kendisine verilen rolü iyi oynarsa ortaya harika bir kadın çıkar. Ama yok rolünün hakkını veremezse ve o kız çocuğunu anneye mahkum ederse karşı cinsle sürekli sorun yaşayan, kadın olduğunun bile çoğu zaman farkına varamayan ruhsal olarak erkek olarak büyüyen bir kız çocuğuna sahne olabilir hayat. Çünkü o kız çocuğu daha en başından tüm yatırımını bir dişi üzerine yapmış olur. Bir dişi üzerine bu kadar yatırım yapmak kız çocuğunun eril tarafını aktive ederek her ilişkisinde baskın tarafı oynamasına neden olabilir.  Tabi ki ben de bir çokları gibi bu rolü oynadım uzunca bir süre. 

3 cinsiyetimiz vardır. Beyin cinsiyeti, ruhsal, bedensel cinsiyet. Beyin cinsiyeti nasıl olur? Başlangıçta anne karnındaki tüm fetuslar dişi benzeridir. Bedene ve beyine farklı sinyaller erkek olmaları gerektiğini söylerler. Eğer yavru, erkek kromozomuna sahip ise testis belirleyici faktör  salınımı oluşur ve salınan testosteron aromataz enzimi ile aslında bir dişilik hormonu olan östrojene döner. Bu östrojen anne karnındaki yavruda erkek beyinli olmayı sağlar. Bedensel erkeklik ise salınan tetosteronun başka bir enzim olan 5-alfa-redüktaz ile dihidrotestosterona dönmesi ile sağlanır. DHT, bedene erkek olmasını söyler veya komutlarını başlatır. Eğer XY erkek yavruda yeterli östrojen yok ise ve yeterli DHT var ise, bedeni erkek görünümlü olmasına karşın beyninde gizlenmiş kadın tipi devreleri oluşur; kadınsı/dişil beyin. Gelişimin duyarlı dönemlerinde, dişi (XX) bebek beyni çok fazla östrojene maruz kalır ise, kadınsı özellikler bedeni terk ederken, erkek benzeri özellikler ön plana çıkar. Bu şekilde beynimizin cinsiyeti belirlenir ve esas olan beynimizin cinsiyetidir. Daha sonra bedenin cinsiyeti gelişir anne karnında. Tabi ki bu aşamalarda, annenin bebeğin cinsiyeti hakkındaki niyeti, beklentisi, annenin içerisinde yaşadığı toplumun cinsiyetler hakkındaki inançları, tutumları, annenin maruz kaldığı stres, hamilelikte yaşanan bir çok şey bu aşamalardaki gelişimi oldukça etkiliyor. Erkek düşkünü bir toplumda dünyaya gelmiş bir kız bebeksek zaten dişil-eril yanımızın çatışması ile dünyaya geliyoruz. Hasılı başta saydığım aşamaları geçtikten sonra geriye 3 yaş ve ergenlik dönemi kalıyor. İşte ruhsal cinsiyet dediğim durumu bu dönemler belirliyor. 

Biz uzmanlar hep 0-3 yaşın öneminden bahsedip duruyoruz. Aslında sadece 0-3 yaş 0-18 yaş bir çocuğun ruhsal gelişimini etkileyen yıllardır. Artık nörobiyolojik gelişmeler gösteriyor ki, 0-3 yaş dönemindeki beyin gelişimi ve değişimine benzer bir dönem ergenlikte yaşanıyor. Hatta ergenlikle yaşanan dönemin beynin yeniden yapılandırılması ve değişimi açısından 0-3 yaştan daha önemli olduğu bile söyleniyor. 0-3 yaşın tamir edildiği bir dönem olan ergenliği sağlıklı bir şekilde atlatan bir çocuk elbette ki gelişim açısından çok daha şanslı diyebilirim. Ancak hem iki dönemi de zor geçirdiysek iş bize kalıyor. Kendi kendimizi iyileştirmek zorundayız. Fakat ülke olarak patolojimiz o kadar ağır ki, ne kadar yaralı ne kadar iyileşmeye ihtiyacımız olduğunun bile farkında değiliz. 

0-18 yaşı nasıl geçirdiğimize bir bakalım. Hatta daha öncesine hamilelikten, döllenmeden başlayarak bir geçmişe gidelim. Herkes burada eline kalem kağıdı alıp kendisine bir kronoloji hazırlayabilir. İnanın bunun size çok faydası olacaktır. Ben kendi kronolojimi yazdım siz de kendinizinkini yazabilirsiniz. Babam tarafından erkek annem tarafından iste istemeden zorla döllenmiş ancak kız beklenmiş bir bebek olarak dişil- eril çatışmasının göbeğinde hayat bulduğumu söylemek zor olmayacaktır. Dünyaya gelmeden önce annemin gördüğü şiddet ve dünyaya geldikten sonra babamın beni reddedişi ile babamla ilk kopuşu yaşadık. Bu şu demekti tamamen anneme ait ve onun bir parçası olacaktım. Annem babamdan şiddet gören ve pasif kalarak kendine sanki bir bedel ödetmeye çalışan bir kadın olduğu için çok küçük yaşta onun ruhsal ebeveyni oldum. Bana göre bir çocuğun ruhunu öldüren en önemli nedenlerden biridir ruhsal ebeveynlik. Annenizin tüm mutsuzluğunu daha küçük yaşta üstlenir onun için bir şeyler yapmak istersiniz. Onu kurtarmak sizin birincil vazifeniz olur. Sizin varlığınız onu mutlu eder, mutluluğunu zamanla size endeksler. Büyüme sürecinde annenizin en yakın arkadaşı olursunuz, sırdaşı olursunuz. Babanıza ait en kötü hikayeleri ondan dinlersiniz. Babaanneniz, halanız, dedeniz annenizin canını sıkan kim varsa ona karşı cephe alır anneniz yerine öfke duyarsınız. Büyüyünce hepsinden intikam alacaksınızdır ve annenizi hiç bırakmayacaksınızdır. Babanız annenize iyi kocalık yapamıyordur, bu iş de size düşecektir. Babanızın ona yaşatmadığı romantizmi yaşatmaya çalışırsınız. Onu hediyelerle, sürprizlerle, iyi çocuk olarak, onun istediği gibi biri olarak, çoğu zaman da koynunda uyuyarak mutlu etmeye çalışırsınız. Çocukken bunları yapmakta bir sorun görmezsiniz zira bu sizin vazifenizdir. Büyüyünce annenizden ayrışmanız gereken o 3 yaşı geçtikten seneler sonra hayatınıza biri girer. Ve siz bir kadın olmayı pek de bilmediği için onun kadını olmakta zorlanırsınız. Bazen tüm yönetimi elinize alırsınız, çünkü annenizin ruhsal yönüne benzeyen bir adam seçmişsinizdir ve siz annenizin olduğu gibi kocanızın da kocası olursunuz. Hep ondan önde olursunuz, hep siz her şeyi halledersiniz, kontrolü ona bırakamazsınız, bu sizde yoğun bir kaygı yaratır çünkü. Erkek fatmadır göbek adınız. Sonra çocuklarınız olur, çocuklarınız bir tuhaflık olduğunu sezerler, cinsel kimlik gelişiminde anne olarak sizin daha eril olmanız onları etkiler. Resimlerde aileyi çizerken anneyi daha büyük ve uzun çizmeleri bu yüzdendir. Çocuklarımız için adem ile havva gibi ilk kadın ve erkek modelleriyizdir biz. Kadın erkeğin rolünü almaya başlarsa beden bu yükü taşıyamaz, ya iç kadınlık organlarında ya dışta hastalıklar başlar. Fibromiyalji, fıtık, kadınlardaki kalp sorunları, barsak hastalıklarının bazıları, şeker hastalığı, migren, teşhisi konamamış baş ağrıları, sırt ağrıları, diz ağrıları, yumurtalık problemleri gibi bir çok hastalık sizin peşinizi bırakmaz. 

Bu yazıyı çoğunlukla kadınlar okuyacağı için kadınlardan daha çok örnekler veriyorum. Ancak bu ruhsal partnerlik ve ebeveynlik meselesi kadınların olduğu kadar erkeklerin de hayatını çekilmek kılan sebeplerden biri olduğu için bir erkek çocukta neler yaşanıyor oraya da bakalım dilerseniz. 

Bir çok kültürde olduğu gibi bizim kültürde de erkek olmak çok değerli bir şey gibi görünmesine rağmen bazen tam bir baş belası bir durum haline geliyor. Bir kadın olarak hala bir oğlunuz yoksa o oğulu doğurmak size konulmuş bir hedef olur. Eskiden kadınlar erkek doğuramadı diye çok aşağılanırdı. Ki sanırım hala bazı yerlerde bu durum mevcut. Ancak çok şükür ki bilimsel gelişmeler erkeğin spermi yoluyla cinsiyetin ilk temellerinin atıldığı bilinir oldu. Yani erkek doğurmak kadının vazifesi değil erkek spermi rahme dökmek  erkeğin vazifesi ve en büyük meselesi artık. Annede XX kromozomu vardır ve bu dişi kromozomdur. Bir bebeğin fiziksel olarak erkek bebek olmasını belirleyen şeylerden biri hatta temeli babanın sperminden gelen Y kromozomudur. Yani sevgili baba oğlun olmuyorsa karını dövme bence kendin dövün. Tabi bu işin esprisi, yıllarca oğul hasretiyle yanan babaların oğulları olduktan sonra onları nasıl heder ettiğine şahitlik etmiş biriyim. Bunlardan biri benim babamdı. Abimdeki patolojinin bir çok sebebi vardı elbette. Fakat daha derin bir mesele vardı, bir erkek çocuk için bu kadar güçlü ve şiddet gösteren bir adamla özdeşleşip onunla başa çıkmak imkansızdı, zaten öncesinde de bir kayıp vardı, bu nedenle tercihini güçlü biri olmaktan yana yapmadı ve kendini pasifize ederek, aile klanı öykülerimizden uygun bir hastalık seçti. Abim için bellki de eril olmaktan kaçıp dişil olmanın başka bir ifadesiydi şizforeni olmak.

Benim annem çok erkek çocuk meraklısı bir kadın değildi ama bu şekilde olan bir çok hikaye dinledim. Anne için bir erkek evlat doğurmak büyük bir başarı olmuştur. Fakat o erkek çocuğun beyin cinsiyeti dişil olarak mühürlendiyse anne karnında kadınsı davranışlar sergiler ve kendine ait olmayan bir beden içinde ızdırap çeker. Cinsiyet değiştirmesi için ölümü göze almalıdır. Ancak beyin cinsiyeti erkek olarak dünyaya gelen bir kız bebek büyürken hep erkeksi davranır, erkek gibi hissederse sorun yoktur bu olumlu bir şeydir. Erkek gibi kızdır o. Ama o da acı çeker ruhunda. Ve onun cinsiyet değiştirmesi diğeri gibi acıtmaz aileyi. Daha olumlu yaklaşılır. Burada bile ne kadar cinsiyetçi olduğumuzu görebiliyorsunuz değil mi?  

Ancak çoğu zaman bu cinsiyetçiliği biz kadınlar oluştururuz. Bazen bir annenin oğlu olduktan sonra baba önce yatak dışına atılır, sonra ilişki dışına, sonra neredeyse evde kendisine yer bulamaz. Anne daha önce sahip olamadığı bir güce sahip olmuştur erkek bir evlat doğurarak. Ama bunun farkında değildir çoğu zaman. Baba bazen ruhsal olarak elini eteğini çeker bu kendine yer bulamadığı ilişkiden, bazen de bir ölümle ayrılır. Ve o günden itibaren eğer anne duygusal yeterliliğe sahip değilse erkek çocuklarından birini ruhsal partneri ya da ebeveyni olarak seçer. Adına ben ona çok düşkünüm ya da biz anne oğul birbirimize çok düşkünüz denir. Fakat adı üzerinde ‘düşkünlük’ sağlıklı bir yapı değildir ve çocuğun ruh dünyasında yaralar açabilir. Annesinden ruhsal ve duygusal olarak özgürleşemeyen onun alanına takılı kalan bu erkek çocuklar ileride bunun bedelini, çileli aşk ilişkileri ile, yolunda gitmeyen evliliklerle, iflaslarla, bir türlü iki yakasını bir araya getirememekle, kazalarla, fiziksel hastalıklarla, cinsel işlev bozukluğuyla ödemeye başlar. Her zaman bu çocukların kızlardan da seçileceğini unutmayalım. 

Bir erkek ya da bir kadın annenin ruhsal partneri ya da ebeveyni olmuşsa hiç bir zaman tam anlamıyla huzurlu ve mutlu olamaz. Mutsuz bir annenin çocuğu olarak kendini bedel ödemek için mutsuzluğa mahkum eder. İçinde yoğun bir değersizlik ve suçsuzluk duygusu vardır ve kaygılarla baş etmeye çalışır. Buraya yazacağım çok fazla hikaye olabilirdi ancak bu noktada bu kitabı okuyan ebeveynlerin şimdi çocuklarını nasıl büyüttüklerine bakmalarını istiyorum. Yoğun bir kaygı ile elbette. 

Ebeveynleştirilmiş ya da ruhsal partner olarak seçilmiş bir çocuksanız çocuğunuzla sağlıklı bir ebeveyn çocuk ilişkisi kurmak zordur. Ben uzun yıllar annemin duygusal ebeveynliğini yaptım. O ters yüz ilişkiyi çözmeden duygusal olarak özgürleşemeden bir çocuk sahibi oldum ve bir bebeğe yakın olmak onun annesi olmak beni ürküttü ilkin. Birine bu kadar yakın olmak yakın olduğu ebeveyninden duygusal zarar görmüş biri için zordur. Yakınlık korkusu bir çok ilişkimizin altında patlamaya hazır bir bomba gibidir. Babam bize yakın olmadı çünkü en yakın olduğu kişiyi annesini bir gün kaybetti. Annem bize aşırı yakın oldu almadığı bir şeyi vermeye çalıştı ve bu da sorun oluşturdu. Yakın olmak benim için ağır bir yüktü. Oğlumu dünyaya getirirken seçtiğim doktor bile oldukça mesafeli biriydi. Hayatımızdaki hiç bir seçim geçmişten bağımsız değildir. Bir çocuk olarak nasıl bir ortamda büyüdüğünüz nasıl bir klana sahip olduğunuz hepsi seçimlerinizi etkiler. Geçmişin izleri dış dünya hakkında yorumumuzu belirler. Bu anda olan geçmiş deneyimlerimizin birer toplamıdır.  Dolayısıyla ben de yakın olmamayı seçmiştim. Hani böyle iş kolik insanlar görürsünüz, gece yarılarına kadar çalışmalar, çılgınlar gibi oraya buraya koşturmalar, bazen adına hayır denilen kendi ailesini feda ederek yapılan işler, partnerle olan ilişki sorunları, tam her şey iyi giderken bozulan şeyler, ayrılıklar hepsi ve daha fazlası yakınlık korkusuna hizmet eden savunma mekanizmalarıdır. İnsan bazen kendine bile yakın olmaktan korkar. Ve bunu engellemek için sürekli meşguliyetler arar. 

Bir çok hayırsever ailenin çocuğu ile çalıştım. Çocuk dediğim elbette yetişkin çocuklardı. İhmal edilmiş, tacize uğramış, dinle arası iyi olmayan çocuklar. ‘Annem babam hayır için koştururken bizi bıraktıkları evde sürekli tacize uğradık ve bunu hiç bilmediler. Onlar Allah’ın rızası peşinde koşturuyorlardı. Söyler misiniz Allah çocuğunu ihmal edenden razı olur mu’ diye sormuştu bir danışanım seansta. Bu öfkeli çocukların çocuklarında genelde alerjik reaksiyonlar vardı. Bazılarında ise egzama ya da sedef. Bazen de anne baba hacca gitmek için bırakmıştı o çocukları, kimini bebekken, kimini 2 yaş, kimini 3 yaşlarında. Bizler anne baba olarak neyi neye tercih ettiğimizin farkına varmalıyız. Bir çocuğun temel ihtiyaçları vardır ve 0-6 yaşa kadar kesintiye uğramadan verilirse ancak sağlılı bir yapıya ulaşabilir. Daha önce de bahsettiğim gibi, güvenli bağlanma, özerklik, gerçekçi sınırlar çizme, öz değer arttırma ve haz, kendiliğindenlik ve oyun olarak sıralanır bunlar. Bu ihtiyaçlarımız karşılanmadığında çocukluk döneminde çeşitli savunma mekanizmaları oluştururuz. Güvensizlik, yalnızlaştırılmış- red edilmiş olma, zedelenmiş özerklik, zedelenmiş sınırlar, aşırı duyarlılık ve tutukluluk, kaçınmacı kişilik, aşırı telafici kişilik gibi bir çok mekanizma bizi yetişkinlikte de hayatta tutmak için mücadele verir. Fakat çocukluk mekanizmalarımızı yetişkinliğe taşıdığımızda işte bütün sorunlar orada başlar. Burada bir öğrencimin emaili ile etkileyici bir örnek vermek istiyorum. Çocukluktaki savunma mekanizmasının nasıl şimdiye taşındığında şahitlik edeceksiniz. 

Devamı bir sonraki yazıda….

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s