Bağlanma sorunsalı ve kendini sevmek

Katıldığım bir eğitimde söylenen şu sözler hala zihnimde döner durur; ‘Kadın olmam babamın anneme iyi davranmasına onu sevmesine ve  benim sağlıklı bir şekilde annemden ayrışmama yardım etmesine bağlı. Bu olmazsa kadın olmadan anne olurum ve bu da sorunlar oluşturur’ . Bu beni çok etkilemişti. Bir erkek çocuğu dünyaya karşı cinsine bağlanarak geliyor. Dolayısıyla onun sonrasında hemcinsi olan babasıyla bağlanması daha kolay oluyor. Ancak bir kız çocuğu hemcinsine bağlanarak geliyor. Karşı cinse geçiş yapıp cinsiyetini gerçekten farkedip tanımlaması için sağlam bir baba sevgisi alması ve babaya bağlanması  gerekiyor. Bu olmayınca ileride evlilik sorunları baş gösteriyor. Ve bir çok kadın imtihanım deyip katlanıyor. Buna sabır diyorlar ancak biz toplum olarak sabrı yanlış tanımlıyoruz. Sabır susmak, katlanmak, son gücüne kadar dayanmak değildir, sabır sorun yaşadığımız konuda çözüme ulaşmak, kendimizi ifade etmek, kontrolü kaybetmeden söz söylemektir. Eğer sabır susmak olsaydı ve bu doğru bir şey olsaydı sırf sustuğu için kanser olmazdı insanlar. Dolayısıyla Allah bizim hasta olmamızı değil ifade etmemizi, söz söylememizi salık veriyor bu nedenledir ki Allah sabredenlerle beraberdir diye müjdeliyor. Hastalık da bir imtihan o da Allah’tan geliyor diye karşı çıkışlar olabilir bu sözüme. Hayır hastalığı biz üretiyoruz diğer her şeyi ürettiğimiz gibi. Hayatlarımız travmatik deneyimlerle dolu ancak çok az kişi bu konuda destek alıyor. Destek alanların fiziksel sağlıklarında büyük oranda iyileşme görülüyor. 

Susmak katlanmaya çalışmak ve sonucunda hasta olmak aslında bir erdem değil bir çeşit insanın kendini cezalandırma biçimidir. Allah değil biz kendi kendimizi cezalandırıyoruz nihayetinde. Nasıl mı? Küçük bir örnekle başlamak istiyorum. Eğitimlerinden birinde bir katılımcı ile örnek bir çalışma yapıyorduk. Kızı uzun süredir alerji ile mücadele ediyordu. Dışarıdan bakınca anne perişandı ancak hikayenin derinine inince bambaşka bir hikaye çıkıyordu. İsmine Leyla diyeceğim katılımcım eşi ile eşi evliyken tanışmıştı. Aralarında büyük bir aşk başlamıştı ve eşi çok da yolunda gitmeyen evliliğini sonlandırmıştı. Ancak Leyla bu durumdan dolayı içten içe suçluluk duymaya başlamıştı. Suçluluk duygusu varsa cezalandırma eylemi peşi sıra gelir. Suç cezayı gerektirir zira. Leyla eşi ile evlenmişti ve bir çocuğu olmuştu. Fakat çocuğu doğduğundan beri bir çok sorun yaşamış hiç geçmeyen bir alerji ile mücadele etmeye onun tabiri ile perişan olmaya başlamıştı. Leyla’nın bilinçdışı bir eylem gerçekleştiriyor geçmişten getirdiği suçluluk duygusundan dolayı kendisini çocuğunun hastalığı ile cezalandırıyordu. Ve kendini affetmek istemiyordu. Uzun süren bir örnek çalışma olmuştu ona eğitimde öğrettiğim teknikleri uygularsa ya da bir uzman desteği alırsa hem hastalıktan hem de melun duygudan kurtulabileceğini söyledim. Gözyaşları dinmedi çalışma bitinceye kadar. Bazen bu suçluluk duygusu çok daha eskilerden ilk çocukluk dönemlerimizden gelir. Doğumda annenize bir zarar geldiyse daha dünyaya gelir gelmez içinize oturur bir suçluluk duygusu, hamileyken anneniz çok zorlanmıştır sizi taşırken yine aynı duygu ile karşılaşırsınız. Siz doğarken anneniz ölmüşse bu en büyük suçlusunuzdur. Çünkü anneniz sizin yüzünüzden ölmüştür. Sizin hayata gelişiniz onun gidişine neden olmuştur ve bu bir bebek için çok ağır bir yüktür. Çocukken kardeşinize çocukça düşüncelerle zarar vermişsinizdir ya da tacize uğramışsınızdır kendinizi dünyanın en utanç verici en suçlu kişisi olarak ilan etmiş kimseye diyememişsinizdir, daha 4-5 yaşındayken yaşadığınız dönemin en doğal eylemi olan genital bölgelerinize dokunup durmuşsunuzdur sadece kendinizi mutlu hissedebilmek adına, ancak bu ayıplanmıştır, kızılmıştır size ve suçlu ilan edilmişsinizdir, o dönemi kendinizi bastırarak geçirdiğiniz için 8-9 yaşlarındayken kuzenlerinizle aşk oyunları oyanmış ve bundan dolayı kendinizi lanetli gibi hissetmişsinizdir, ergen olmuşsunuzdur cinselliğinizi keşfettiğiniz çağda kendi bedeninize dokunup haz almışsınızdır ancak o sırada ebeveynleriniz tarafından basılmış ve suçlanmışsınızdır, etik değerler ile arzularınız arasında yaşadığınız çatışmada  hiç kendinize yakıştıramadığınız şeyler yapmışsınızdır ve Allah beni cezalandıracak korkusuyla yaşamaya başlamışsınızdır, mütedeyyin bir ailede büyümüş onların kuralları gereği üniversite çağına kadar tabiri caizde sapasağlam gelmişsinizdir ancak gençlik başında duman ile birine aşık olmuş fazla yakınlaşmışsınızdır ve o dönemdeki sizi hiç affetmemişsinizdir, evlenme çağına gelip nişanlanmışsınızdır düğün gününü bekleyemeyip birlikte olmuşsunuzdur nişanlınızla ve sonrasında gelen suçluluk duygusuyla evlendikten sonraki tüm cinsel hayatınızı bozarak kefaret ödemeye koyulmuşsunuzdur, tüm bu yaşananların sonucunda ise ya psikopatolojik olarak ya da fizyolojik olarak bir hastalığa tutulmuşsunuzdur. Kendi kendinizin hakimi olarak kendinize en ağır cezayı kesmişsinizdir. Ve çoğu zaman bu cezadan çocuklarınız da hastalanarak nasiplerini almıştır. 

Yukarıda bahsettiklerim seanslarımda karşılaştığım öyküler. Bazen kendimizi suçlamak, kendimizi eleştirmek versiyonuyla çıkıyor karşımıza. Eğer kuralları olan özellikle de dini kuralları katı olan bir ailede büyüdüyseniz ya da öyle bir okulda eğitim aldıysanız arzu, istek, günah/ sevap, vazgeçiş, yasaklama arasında bir oyana bir buyana savrulur durursunuz. 6 yılım din bilgisi ağırlıklı bir okulda geçtiği için bu durumun ne menem bir şey olduğunu çok iyi biliyorum. On iki yaşında başladığım okulda daha Allah kavramının tam olarak neye denk geldiğini bilmeden günahlar ve yasaklarla karşılaştım. 6-7 yaşlarındayken Allah’ı cami müezzini gibi bir şey sanırken birden korkutucu, cezalandırıcı, arzularımıza uyduğumuz an belamızı verici, asla toleransı olmayan, her yerde her an beni dışarıdan gözetleyen, hata yapmama müsade etmeyen bir varlık olarak tanıdım okulda. Hepimiz ergenliğe yeni giriyorduk, doğal olarak kanımız kaynamaya başlamıştı. Karşı cinsi yeni yeni tanımaya başlıyorduk ancak bir yandan da onlara elimizi uzattığımızda kızgın şişlerle nasıl şişleneceğimiz anlatılıyordu. Saçı açık gezersek nasıl saçlarımızından asılacağımız bir korku hikayesi gibi kulaklarımıza okunuyordu. Bunu sadece okul yapmıyordu babam, annem ve çevre de bir aynı şekilde düşünüyordu. Fakat babam asla düşündüğünü uygulamıyor kendini arzu ve isteklerinin emrine bırakıyordu. İstediği hayatı yaşıyor istediği kadına aşık oluyor istediği ilişkiyi yaşıyor istediği alkolü içebiliyordu. Ve ona hiç bir şey olmuyordu. Annem ise hem kötü bir hayat yaşıyor hem de yaşadıkça daha çok dine yöneliyordu. Benim çocukken nasıl bir düşüncede olduğumu tahmin edebilirsiniz bu tabloya bakınca. Allah kimden yana diye sormakla geçti çocukluğum. Babam kendini bir gün bile yaptıklarından dolayı suçlu hissetmedi dolayısıyla başına da pek bir şey gelmedi. Ancak annemin zaten dünyaya kız olarak gelişi bir suçtu. O da erkek beklenmiş bir bebekti. Üstelik çocukken hiç sevilmemiş ve çirkinsin sözlerine maruz kalmıştı. Aynı sözleri babamdan duyması tesadüf değildi. Hayatımızda ki herkes çekirdek ailemizin bir benzeriydi. Ve annem hep acıların kadını oldu, bundan da beslendi. Çünkü acı çekerek cennete varacağına inanıyordu. Böyle inandırıldık. Oysa ki kendimizi keşfederek tekamül ederek içsel huzurumuzu sağlayarak varacaktık her nereye varacaksak.

Benim gibi büyüyen bir nesil, kendimizi bastırarak geçirdiğimiz koca bir ergenlik ve gençlik döneminden sonra kendimizi tanımadan evlendik. Kadın olmadan anne olduk. Bazılarımız temizlik düzen hastası oldu, bazılarımız simetri, bazılarımız kontrol takıntılarıyla, anksiyeteyle, panik atak ile geçirdi yıllarını. Bizim hata yapmamız gerekiyordu, kural neyse ona göre yaşamalıydık. Yaşadık da. Sonuç koca koca hastalıklarla geçen ömürler. 

Ama diye başlayan itiraz cümlelerinizi duyar gibiyim. Ama kural öyle diye başlayıp uzayan cümleler. Özellikle boyun, kalça, omuz ağrılarıyla çalıştığım çok fazla hafızlık ve kuran kursu geçmişi olan danışanlarım oldu. Küçük yaşlarda ailelerinden ayrılıp yatılı kurslarda kendilerini aşan bir eğitim almışlardı. Bir çoğunun fikri sorulmamıştı. Ve sonuç ortadaydı, hastalıklar peşlerini bırakmıyordu. Anne babamızla iyi bir bağlanma gerçekleştiremediğimiz için Allah ile de yeterli bir bağımız yoktu. Belki de yaptığımız her şeyi kural gereği yapıyorduk. Bağlanma bizim en önemli ihtiyacımızdı ve Yaradan ile olan ilişkimizi de etkiliyordu.

Fakat bazı uzmanlar sayesinde güvenli bağlanma konusunda kafamız oldukça karıştı. Özellikle de bazı pedagogların güvenli bağlanma kuramını annelerin diline pelesenk etmesi ve bunun başarılabilmesi için de belirli bir yaşa kadar annenin yanında belirli bir yaşa kadar da ebeveyn odasında uyutulması şart koşularak bilimsel bir gerçek gibi sunulması ülkemizde daha büyük bir patoloji doğurdu; ayrışamama. Bu durum güvenli bağlanma değil bir çok bebekte kaygılı bağlanmaya neden oldu. Anneler bebekleri güvenli bağlanmayacak psikolojik sorunlar yaşayacak diye çok korktular. Ancak daha da kötüsü oldu. Bağlanma yerine kaynaşmış sınırları belli olmayan ayrışamayan duygusal özgürleşmeden mahrum çocuklar yetişmeye başladı. Bu da onların özellikle annelerinden daha çok travma aktarımına maruz kalmalarına sebep oldu. Bağlanma ve güvenli bağlanma kuramının kurucuları Bowlby ve Ainsworth anne bebek ilişkisi içinde fiziksel temasa önem vermişlerdi. Teorinin temeli ebeveynlerinden ayrılan çocukların çektiği yoğun sıkıntıyı anlamaya çalışan İngiliz psikanalist John Bowlby tarafından atılmıştı. Bowlby bir çalışmasında çocuk ve ergen hırsızların yaşamlarını incelediğinde onların bebeklik ve erken çocukluk dönemlerinde annelerinden uzun süre ayrı kaldıklarını gözlemledi. Annenin yaşamın ilk 2 yılında çocuğa hem duygusal hem fiziksel olarak bakım vermesi ve temas etmesinin önemi ortaya çıkmıştı. Ainstworth ise 1-24 aylık bebeklerle ile anneleri arasındaki ilişkiyi uzunca bir süre gözlemleme fırsatı bularak bağlanma türlerinin olduğunu ortaya atmıştı. İşte bütün mesele buradan çıkmaktaydı. Güvenli bağlanma Ainsworth’e göre basitçe anlatacak olursam annenin çocuğu yabancı bir ortamda bırakmasından sonra çocuğun odadaki yabancıyla kısa sürede temas kurması ve onunla sakinleşebilmesi ve anne döndükten sonra çocuğun anneyle hemen fiziksel ve duygusal temasa girmesidir. Yani anne tekrar gelince bebek anneyi sevinçle karşılar, hemen temas kurar. Bu noktada eğer çocuk anneye küsüyorsa ya da saldırgan davranışlarda bulunuyorsa, temastan kaçıyorsa uzak duruyorsa o zaman güvenli bağlanmamış demektir. Elbette  fiziksel temasın güvenli bağlanmayla ilgisi vardır. Fakat karıştırılan nokta şudur, güvenli bağlanma sadece geceleri anne yanında uyumakla olmuyor. Gündüz olan oluyor esas. Gündüz bolca fiziksel temas, oyun ve temel ihtiyaçlarının zamanında yerine getirilmesi bebek için güvenli bağlanmada yeterlidir. Güvenli bağlanma bebekten anneye doğru oluşan yolun adıdır, anneden bebeğe doğru oluşan yolun adı duygulanımsal bağdır. Bunların olması için şu kadar sene yatakta şu kadar sene odada kalmasına gerek yoktur bebeğin. Bir kere en temel bağlanmalardan biri anne rahminde diğeri de doğumdan hemen sonra gerçekleşir. Annenin geçirdiği hamilelik sürecinde yaşadıkları, doğumun travmatik olmaması, doğar doğmaz bebeğin anne tenine temas ettirilmesi anneden ayrılmaması güvenli bağlanmanın birincil şartıdır bana göre. Bir diğer unsur güvenli bağlanacağım diye çaba sarfeden annenin kendi annesiyle gerçekleştirdiği bağlanma türüdür. Her şey gibi bu örüntü de nesiller arası aktarılır. Güvenli bağlanma için annenin kendi bağlanma türüne bakmak gerekir. 

Bağlanma bir ömür boyu sürer. Şekil değiştirir. Bazen ilk 2 yaşta güvenli bağlanırsınız ancak 2 yaştan sonra bir kesintiye uğrar anneyle ilişkiniz ve bağlanma türünüz değişir. Benimki de tam da bu türden bir bağlanmaydı annemle ve ben de ilk çocuğumuzda neyi nasıl yapacağımızı bilememiştik. Hele ben travmatik bir sezaryenin de etkisiyle güvenli bağlanmaya katkı sağlayamamıştım. Sıkıntılı geçen hamileliğim de cabasıydı. Ancak kızımda yine de az sıkıntılı olsa da iyi geçen bir hamileliğim vardı ve doğumdan hemen saniyeler sonra tenime temas ettirilmişti. Sadece benle değil babasıyla da ten tene temas gerçekleştirmişti kızım. İki çocuğum arasındaki farkın ne kadar bariz olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Ancak her iki durumda da bağlanma meselesi ömür boyu yeniden yeniden gerçekleştiği için güvenli bağlanamadık diye kendinizi heder etmenize gerek yok. Çocuklarla yan yana uyumak bir bağlanma şartı değildir. Eğer öyle olsaydı bugün çiftlerin yaşadıkları ilişkideki bağlanma problemlerinin aynı yatakta yan yana uyudukları için çözülmesi gerekirdi. Çocukları yanımızda uyutmak onların mahremiyet sınırlarını aşmak demektir. Yatak en mahrem alanımızdır ve o mahrem alanda ne biz çocuğun ne çocuk bizim yatağımızda olmamalıdır. Gece uyurken bilinç kapanır, yanında uyuduğu kişinin anne ya da baba olduğunu algılayamaz. Bir çok seansta anne baba yanında, salonda orta yerde kuzenleriyle, aynı odada aynı yatakta kardeşlerle birlikte uyumuş olan yetişkinlerin taciz öykülerini dinlemişimdir. Ve bu öyküler kadınlarda kasık ve bel ağrıları olarak çokça bedende kendini ifade etmiştir. Taciz olmasa bile ileride çocukların cinsel hayatını olumsuz yönde etkileyen en önemli unsurlardan biridir yan yana uyuma  meselesi.

Ancak her şeyin bir telafisi var. 0-3 yaştan sonra en önemli dönem 14-18 yaş arasıdır. Yeniden nöral bağlantıların kurulduğu kimyanın değiştiği ve yeni bağlanma fırsatlarının ortaya çıktığı bir dönem. Bu dönem geçse bile benim gibi 39 yaşında bağlanma örüntünüzü değiştirmeniz mümkün. 

Aşk da bir bağlanma sonucu gelişir. Çoğu zaman anne baba ya da kardeşlerimize benzeyen kişilere aşık oluruz, çözülmemiş meselelerimizi aşk ilişkisi içerisinde çözmeye çalışırız. Hiç tanımadığınız birinin gözlerine ilk bakışta eliniz ayağınız birbirine karıştıysa, onu her gördüğünüzde bedeniniz tepki veriyorsa, ruhunuz onu bir yerden tanıyordur. Fakat bu her zaman bu kişinin ruh eşiniz olduğu anlamına gelmez. Eğer travmalarınızı çözümlemişseniz yaydığınız frekans size benzer titreşimi olan kişileri çekecek ya da siz onlara doğru çekileceksinizdir. Bu sadece siz ait travmalar olmayabilir, annenizin ve babanızın ve onların da ebeveynlerine ait travmalar ve bu travmaların bıraktığı döngüleri tekrar ediyor olabilirsiniz.  Bu yüzden gerçekten uyumlu ruh eşine çekilmek istiyorsanız önce kendinizi tanıyıp bilmeniz iyileştirmeniz ve sevmeniz gerekir. Ancak kendinizi olduğunuz gibi kabul eder, sever ve gerçek kendinizle yaşamaya başladığınızda gerçek bir ilişki içerisinde mutlu olabilirsiniz. Bir kişi hayatınıza iki amaç için gelir, ya sizi size tanıttırmak ya da sizi tanımak için. İkincisi olursa sorun yok demektir ama ilki olursa çatışma başlar ve çatışmalı bir ilişkinin içerisinde bulursunuz kendinizi aşık bile olsanız. Ve çoğu zaman bu çatışma da size hizmet eder. Nasıl mı? Küçük bir örnekle çok iyi anlayacaksınız.

Bir gün banka ile olan işimi halletmek için bankanın bireysel bankacılık departmanında çalışan Elif hanımla bir kaç gün üst üste telefonda konuşmak durumunda kaldık. Ancak telefonda çözeceğimiz bir durum olmadığı için Elif hanımla yüz yüze görüşmek için bankaya gitmek zorunda kaldım. En son telefon görüşmemizde mesleğimi söylemiştim Elif hanıma o da size sanırım ihtiyacım var ki bu şekilde oldu deyince gülüşmüştük. Ertesi gün bankaya gittiğimde Elif hanım sizi Allah gönderdi çok fena ilişki sorunum var ve ben depresyona girmek üzereyim dedi.Bir yandan evraklarla uğraşırken bir yandan da sohbet ediyorduk. O sırada bir üşüme geldi Elif hanıma ve normalde de çok üşüdüğünü ayaklarının hep soğuk olduğunu söyledi. Ona erkek bebek olarak mı beklendiniz deyince şaşırdı ve gülümsedi, evet öyle olmuş dedi. Konu daha da ilginç bir hal alıyordu Elif hanım için. İlişkisi çok çatışmalıydı ve 8 yılın sonunda artık bezmişti. Ben ilişkilerideki uyumdan bahsederken öncekiyle çok uyumluydum ama bir gün ansızın beni terketti dedi. Elif hanım o ilişkiden şunu öğrenmişti, uyumlu ilişki terk edilmek demektir. Ve bu ilişkide terk edilmemek için, ayrılmamak için çatışma doğuruyordu. Bunu Elif hanımın negatif inanç sistemi yapıyordu ve farkında değildi. O an farkettiğinde büyük bir şaşkınlık yaşadı. Hep derim her ilişki biz de travmatik deneyimler ve olumsuz inançlar oluşturur. Bu nedenle yeni bir ilişkiye başlamadan önce mutlaka bir terapi sürecinde ilk ilişkinin neden olduğu durumlar çalışılmalı ve farkındalıklı bir bilinçle yeni bir ilişkiye başlanmalıdır. Diğer türlü her ilişki bir şekilde diğerinin tekrarı olacaktır.  Yani tarih tekerrür edecektir. Hele bir de kollektif inançlarımızda aşka ve ilişkiye dair tonlarca negatif inanç varsa bu durum yüz yıllarca sürebilir.

Aşktan külliyen korkan bir neslin çocuklarıyız. Ancak en yorucu olanı da aşkın günah olduğuna inanmak ve günaha girmemek için aşık olmaktan kaçmaktı benim dönemimdekiler için. Bir müslüman için en büyük anksiyeteyi günah ve arzu çatışması doğuruyordu. Tarihsel süreçte Allah inancını kişi kendi anksiyetesini susturmak için icat etti denilse de, müslümanların en büyük paradoksuydu hem Allah’a iman edip hem anksiyete bozukluğu yaşamak ve depresyona girmek. Bu noktada yıllarca kendime sormuşumdur hangi Yaratıcıya inanıyorum diye. Dışarıda sürekli her yaptığım hatada beni cezalandırması muhtemel olan bir Yaradan mı, yoksa içeride benimle birlikte aleme tanıklık eden, hatamla kusurumla seven koruyan kollayan her an yanımda sığınağım benden içeri olan bir olduğum bir Yaradan mı. Annem yıllarca çok ibadet edin ki Allah sizi sevsin derdi çünkü ebeveynleri tarafından kendini heder etmesine rağmen sevilmemiş bir çocuktu annem. Ona göre kişi kendini Allah’a sevdirmek için heder etmeliydi. Yakın zamanda ‘Anne ile bağlamadan Allah ile bağlanmaya’ adında bir tez yazıldı. Tam olarak annemin çıkmazını konu alıyordu. Allah mı anne babamız mı, iman ettiğimiz varlık. Bir çocuğun ilk rabbi(terbiye edicisi) anne ve babası olduğu için tabi ki anne ve babasıyla bağlanma şekli ve ilişki örüntüsü Allah ile olan ilişkisini etkileyecekti. Allah ile olan ilişkimiz kendimizle olan ilişkimizden başkası değildi. Ancak bu kendimizle olan ilişkimizin önünde bir sahte kendilik vardı ve bunu da anne babamıza göre şekil almamız oluşturuyordu. Bu yüzdendir ki Peygamber efendimiz beni anne babanızdan çok sevmediğiniz sürece iman etmiş sayılmazsınız diyordu. Burada maksat beni çok sevin benim sevgiye ihtiyacım var demek değildi. Yıllarca bu konu üzerinde sorgularken cevabını bulduğumda çok rahatlamıştım. Neden bir peygamberin bu kadar çok sevilmeye ihtiyacı olsundu ki. Ancak mesele şuydu, insanın anne babanın sözde sevgisinin oluşturduğu sahte kendilikten kurtarıp gerçek kendiliğe ulaştırılmasıydı. Bir müslüman için bu Muhammedi bilince erişmekle mümkündü. Mesele Muhammed sav in bedeni değildi mesele onun getirdiği bilinçti. Her türlü reddedişle, isyanla, baş kaldırıyla, eskiyi çökerten, yeniyi getiren bir eylemle mümkündü. Putların yıkılmasının temel amacı buydu. Bizim oluşturduğumuz sahte kendiliğimiz de bir puttan başkası değildi. Bu yüzden önce kendi putumuzu kırmamız gerekiyordu. Ancak o kadar korkuyor ki insan bu noktada, hem içerideki sahte kendilik putunu hem de dışarıda bir türlü susmayan sürekli yönerge veren elalem adındaki putu kırması gerekiyordu. Bu öyle kolay bir şey değil elbette, bir süreç ister, bir yoldaş ister. Ve en önemlisi kendini sevmek ister. Bu kimine göre bencilce bir hareket gibi geliyor. O zaman bu noktada kendim ve kendimi sevmek öncelemek kavramı üzerinde durmam gerekir. 

Bir gün bir hasta ziyaretine terapi için gittiğimde hastanın kayınvalidesi de gelmişti. Gelini hastaydı ve o hala gelinlerinden şikayet edip duruyordu. Sonra bir ara bana bakarak sen daha geçsin bir evlen ne demek istediğimi anlarsın deyince ben yaşımı söyleyerek iki çocuklu bir anne olduğumu belirtince şaşırdı. Ancak beni neden bekar ve gencecik bir kız sandığını az sonra anlayacaktım. Görünüşüm itibariyle yaşımdan çok küçük gösteriyordum doğru fakat bu kadının kendi dünyasında bir anlamı vardı bunun. Ben de 8 çocuğum olduğu halde çok genç gösteriyordum ve bir gün beni istemeye geldiler inanır mısın diye söze devam etti. Oldukça genç ve güzelmiş o yaşlarda bile. Ancak biraz daha konuşunca evlendiği ilk gün yaşadığı travmatik olaya geldi. Evlenmeden önce kocamı görmedim ben, düğün günüydü, çeyiz odasına girdiğimde bir adamın orada oturduğunu görünce yanlışlıkla girdiğini düşünüp abi burası çeyiz odası çıkar mısın dedim. O sırada adam kalkıp suratıma bir tokat attı ve bana ben senin abin değilim kocanım dedi. O zaman dünya başıma yıkıldı. Babam saygın bir adamdı çevresinde, ona laf gelmesin diye düğünü bozamadım, geri gidemezdim o saatten sonra yediğim tokadı kabul ederek devam ettim hayatıma dedi. Bu hikayeyi anlatmadan önce gelinlerden bahsederken kadın kısmının kocasının sözünden çıkmaması gerektiğini, kocası ne derse onun olması gerektiğini, kadının hep geride durması lazım olduğunu anlatıyordu. Ancak kendi hikayesini dinleyince neden bu düşüncelerde olduğunu anlamıştım. Başından beri hiç sesimi çıkarmadan dinledim. En iyi yaptığım şeydi dinlemek. Hiç mutlu olamayan bir kadın olarak babasının saygınlığı üzerine kendinden vazgeçmişti. Bana sorarsanız günahların en büyüğü kendinden vazgeçmekti. Kendini düşünmeden birileri için feda etmekti. Bu feda ediş vazgeçiş çoğu zaman sevilmek uğruna yapılıyordu. Herkes bize iyi desin iyi bilsin sevsin ve biz bunun için hayır diyemeden birilerinin iyiliğine birileri iyi olsun diye kendimizden vazgeçelim. Temel mesele sevilmekti, ancak bilmiyorduk ki biz kendimizi sevip kabul etmezsek kimse bizi sevmeyecekti. 

Kendini sevmek denince bencilce bir davranış olarak algıladık hep. Kendini sevmek günahtı, Allah kendini sevenleri sevmezdi. Kibri ve bencilliği de işin içine kattık. Narsizm ve egoizm de dedik adına bilip bilmeden. Şimdi yeniden oturup bu tanımları değiştirmenin zamanı. Kendim yani biricik özüm, bana has, özel, kutsal olan, ilahi olanın bir parçası, ben. Ben kendime şefkat göstererek, duygularımı anlayarak, kendime merhamet ederek sevebilirim. Eğer bunu yapamazsam kendimi başkaları için feda edersem fibromiyalji olmamam mümkün değildir. Kendimi seversem ancak Allah’da beni sever. Çünkü o Bir’in kendimden yansıyanıdır dünyaya. Kendimden razı olmak, iyi yanlarımdan da kötü yanlarımdan da, öfkemi de, hasedimi de, kıskançlığımı da, ahseni takvim yanımı da esefeli safilin yanımı da görüp kabul etmem gerekir. Böyle başlar bu hikaye. 

Kendini seven insan, başkasını suçlamaz, dışarıda hata aramaz kusur bulmaz. Kendindedir hep. Kendini seven kişi kimseye kendini sevdirmek için uğraşmaz. Zaten o sadece o hal üzere olduğu için sevilir. Kendini seven insan kavga, dövüşe girişmez her şeyin kendi içindeki bir şeylerin yansıması olduğunu bilir. Dedikodu yapmaz, entrika çevirmez, aşırı kaygılanmaz, gelecek korkusu yoktur, geçmişten elem ve pişmanlık duymaz. Kendini sevmek derin bir yüzleşme ve kabul ister. Sizi kendinizden uzaklaştıran her şey Allah’tan da uzaklaştırır. Ayrı gayrı yoktur her şey birdir aslında birbiri içindedir. Ancak kendini sevmek bebekken annemizin gözünde kendi temsilimizi nasıl gördüğümüzle başlar. Biz o kadının gözünde kendimizi ne kadar şahane ve kıymetli biri olarak görürsek kendimizi o derece sever o derece kıymet veririz. Aynı şekilde babamızın gözünde de değerli ve önemli bir kendimiz görmemiz gerekir. Romatizmal hastalıkların en temel sebebidir kendimizi o gözlerde değersiz biri olarak görmek. İltihaplı bir çok hastalığın sebebidir değersizlik duygusu. Ve bu değersizlik hissi daha hamilelikten itibaren başlar, hatta çok daha öncesinden. Döllenmemizdeki niyet çok önemlidir bir kere. Daha o zamanlardan başlıyordu çünkü kendimizi sevemeyişimiz. Bir de bizi karnında taşıyan kadın yani annemiz de kendini sevmiyorsa, değersiz hissediyorsa ikiye katlanıyordu kendimizi sevmedeki zorluğumuz. 

Şimdi kendimizi nasıl seveceğiz diye soracaksınız biliyorum. Bize her şeyi öğrettiler, ezberlettiler ama kendimizi sevmeyi öğrenemedik haklısınız. İşe kendimizi hatamızla sevabımızla kabul etmek, pişmanlıklarımızı geride bırakmak, kendimizi suçlamaktan vazgeçmekle başlayabiliriz. Tabi ki bir terapi süreci kendinizi sevmenize yardımcı olacaktır, ancak böyle bir imkan yoksa kalemi kağıdı elinize alıp, içinizdeki ebeveynlerinize ait sesleri susturup kendinizde en iyi olan yanları yazabilirsiniz. Biliyorum kötüleri yazmak daha kolay ancak önemli olan zoru başarmak. Bu liste her gün biraz daha uzayacaktır göreceksiniz. Önce beş maddeyle başlarsınız sonra on beşe çıkar. Ve şu cümleleri de gün içinde tekrarlayabilirsiniz; kendimi sevmemize engel olan her şey için üzgünüm, özür dilerim seni seviyorum, teşekkür ederim. 

Bağlanma sorunsalı ve kendini sevmek” için bir yanıt

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s