Rusça Konuşan Mavi Katil Balina

Kadının dramından bahsetmiştim geçenki yazımda. Şimdi devam ediyorum başka bir drama. Ama önce oğlumun bana anlattığı bir masaldan başlamak istiyorum. 

Anne biliyor musun Rusça konuşan mavi katil balina varmış. Hem de Kore’de yaşıyormuş. Sen onunla rusça konuşursan ancak konuşuyormuş. Eğer kötü söz söylersen seni yutuyormuş ama iyi kelimeler söylersen seni seviyormuş diye anlattı. Ben sakince dinledim ve sonra ona kötü kelimelerin ne olduğunu sordum. Küfür dedi. Hani insanlar küfür ediyor ya işte küfür edersen balina seni yer. Zaten Allah’ta sevmezmiş küfür edeni, okulda söylediler diye devam etti. Ha bir de normal balina varmış o insanları yutmuyormuş. Ama yaramazlık yapmamak en iyisiymiş Allah sevmezmiş. 6.5 yaşında ve ben tek bir dua bile ezberletmedim o sormadıkça Allah hakkında herhangi bir bilgi vermedim. Zira psikolojik ve nörobiyolojik olarak soyutu anlama yaşı 9 ve sonrasıdır. Hatta 11 denilir bir çok kaynakta. Balina tabi ki onun zihninde bir tanrı tasavvuru. Hem iyi tanrı hem de cezalandırı katil bir tanrı oluşmuş kafasında, okulda ne anlattılarsa bilemiyorum. Ama bu bölme işi temelde anneyle ilgili, bakım veren ihtiyaçları zamanında karşılayan anne iyi anne, erteleyen, duygusal olarak bebeği tutamayan, ihtiyaçlarını anlamayan ve geç karşılayan anne kötü annedir ve 3 yaşa kadar bir çocuğun zihninde kötüler ve iyiler diye kümeler oluşur. 3 yaşa kadar sağlıklı bir evre gelişirse kötü ve iyi anneyi bütünler çocuk, kendi içinde de bütünlenir. Anne demek bir çocuğun ilk tanrısı demektir. Hatta baba da öyle. Bir çocuk için Allah kavramı anne ve babayla kurduğu ilişkiye göre şekillenir. Eğer anne ve babanız tarafından koşulsuz sevilmiş kabul görmüş onaylanmışsanız Allah da sizi sever kabul eder onaylar. Yok tam tersi olmuşsa kendinizi Allah’ın gazabından korumak için korku içerisinde emir ve yasaklarını yerine getirirsiniz. İlk emirler anne babamızdan gelir çocukken. Onları yerine getirme şeklimiz de dindeki uygulamaları yapma şeklimizle aynıdır. 

Kendini Allah’a sevdirmek Allah’ı memnun etmek için çırpınmak anne babaya kendini sevdirmeye çalışmaktan başka bir şey değil. Allah tepede duran ona yaranmamız gereken bir varlık değildir. Kendim kendimi seviyor muyum, memnun muyum, kendimden razı mıyım diye bakmam gerekir Allah’ın beni sevdiğini anlayabilmek için. Kendimi sevme kapasitesini de elbette ebeveynimin beni sevme kapasitesi belirler. Bir bebek dünyaya geldiğinde annesinin gözünde görür kendini ve kendi hakkındaki ilk inançları o gözün nasıl baktığı ile oluşur. Nesne ilişkileri psikolojide epeyce karmaşık bir konudur fakat en basitiyle anne aslında bir bebeğin tüm dünyasını şekillendiren kişidir. Jargon olarak anne kelimesini kullanıyorum aslında bakım veren herkes annedir. Bebek dünyaya geldiğinde anneyle aynı varlık olarak algılar kendini. Annesinin bir uzvu gibidir birleşiktirler. Bu nedenle annenin her duygusu her bakışı her düşüncesi bebeği tutuş şekli bile bebeğe kaydolur. Bebeğin zihni annenin fotoğraflarıyla dolar. Bu fotoğraflarla özdeşleşir ve 6. ayda kendisinin annesinden ayrı bir varlık olduğunu algılamaya başlar. Fakat 6 aya kadar annesinin gözünde ne gördüyse o odur. Daha sonra 3 yaşa kadar yaşadığı her şey kaydettiği her duygulanım her anı bilişlere dönüşür. Ve kendisi hakkında fikir sahibi olmaya başlar çocuk. 

Bizler yaradanla bir bütün halindeyken ruhlarımız bedenlerimize üflendi ve ilk ayrılık acısını tattık. Ve esas nesne ilişkisini belki de daha ruh formundayken yaşadık. Bu ayrılık acısı bu Yaradandan ayrı olma algısı anksiyete sürükledi insanı ve yıllarca O’nu arayıp durdu. Ancak ne zaman ki kendine bakmaya kendini anlamaya bilmeye başladı o zaman anladı ki aradığı şey dışarıda değil içerideymiş. Şeklin formun ötesinde olan bir varlığın bir bilincin bir ruhun adına ne derseniz deyin parçasıyız hala daha.  Tıpkı annemizin babamızın hala bir parçası olduğumuz gibi. Ki malesef Allah ile aramıza giren yagene ilahlar yine anne babamız oluyor. Bu yüzden La ile başlıyor kelime-i tevhid. Bu yüzden beni anne babanızdan çok sevmedikçe iman etmiş sayılmazsınız diyor Peygamber (sav). Temel mesele anne babamıza takılı kalmış olmak onlardan ayrışamamak. Ayrıştığımızda zaten onları aradan kaldırıp Allah ile ve de kendimiz ile buluşacağız. Konu dine gelince çok fazla kafa karıştırıcı sesler yükseliyor ya da otorite kaynaklı sözler… Birbirimizi ayetlerle hadislerle vuruyoruz.  Ama asıl vurmak istediğimiz şey ebeveynlerimiz. Asıl onlara kızgınız. Fakat bu kızgınlığı onlara yöneltmek günah olarak kabul edildiği için onlardan başka kim varsa ötekilere yöneltiyor ötekileri kontrol etmeye çalışıyoruz. Sosyal medyada takip ettiğimiz kişileri o kadar çok anne-baba(fakat özellikle anne) imgesi haline getiriyoruz ki, istiyoruz ki herkes bizim istediğimiz gibi olsun. Kafamızda onlara karşı bir şablon oluşturuyoruz ve o kişi o şablonun dışına çıkınca hemen öldürüyoruz. Bundan ben de nasibimi alıyorum.

Bugün önceden başörtüsü takan ama sonra tercih etmeyen bir psikologun gönderisinin altında yazan bir kaç yorumu okudum. Size karşı soğudum, Allah’ın emrinden vazgeçtiniz, başkalarına yaranmaya çalışıyorsunuz, başınızı açtınız da ne oldu ne değişti, daha mı iyi oldu diye gırla yorum yazmıştı kadınlar. Aslında biraz içe baksalar değişenin o kadın değil kendileri olduğunu görecekler. Yorumları okuyunca insanların nasıl da Allah’ın adına hüküm verdiklerini daha bir net gördüm. Başörtülü bilgi sahibi biri olunca biz muhafazakar kadınlar seviniyoruz bizden diyoruz, bak ama bilgili bak benim yapamadığımı yapıyor, gibi duygularla o insanı yüceltiyoruz. Bir de anne aktarımı yapıyoruz, işte o zaman işler daha da karışıyor. Nesneyi yani anneyi kontrol etme meselesi devreye giriyor. Bebeğin en çok acı çektiği şey birine muhtaç olmak ve onu kontrol edememek. Bu en çok kadınlarda gelişen bir durum. Nesneyi kontrol ettiğimiz sürece kaygımız azalıyor kontrol edemezsek kaygımız yükseliyor. Ve bunun adına bir sürü kılıflar buluyoruz. Allah’ın o insanı nasıl sevip sevmediğini nereden bilebiliriz. Biz sevmiyoruz biz soğuduk diye Allah da mı soğuyacak.  Biz Allah’ı da kontrol etmeye mi çalışıyoruz? Biraz bakmak gerekiyor buralara. 

Oğluma  bugün şöyle dedim, insanlar bazen küfreder sinirlendiklerinde ve bu çok normal bir şeydir. Sen küfretsen de küfretmesen de Allah seni sever, her halinle sever. Kuran’a dikkatli bakarsak şöyle yaparsanız Allah sizi sever diye bir ayet geçmez. Amelleriniz iyiyse karşılığında cennet alırsınız değilse cehennemi yaşarsınız. Bu kadar basittir olay. Fakat amel olayı sadece başörtüye indiyse vay halimize. Bir kadının ne kadar dindar ne kadar ahlaklı ne kadar iyi olduğunu başörtüsüne göre belirleniyorsa gene vay halimize. Bu demektir ki yürümemiz gereken daha çok yol var ve önce bu şekilcilik putunu kırmamız gerecektir. Bir süredir benim de başımı örtüş şeklimden dolayı aldığım eleştiriler oldukça fazla. Kulağım  göründü boynum göründü saçımın teli göründü eyvah katil balina beni yutacak… Dini bir okulda eğitim almış biri olarak o dönemlerde ne kadar korkutulduğumuzu hatırlıyorum. Saçımın teli görünürse bin bir türlü azaptan geçeceğim anlatışmıştı. Çünkü saçımla erkekleri tahrik ediyordum ve onları tahrik etmemek benim birinci vazifemdi bu yüzden örtünmeliydim. Yıllar sonra onların bir kıldan tahrik olmasını ben niye düşünüyor ve bu ceza neden bana kesiliyor diye sormuştum. Ancak 35 yaşıma kadar ben de kadınların başörtü şekillerini eleştirmiştim. Sonra bir içime dönüp baktım ki öyle bir eziyetle ve sıkıntı ile başımı örtmüşüm ki stres ola ola, açıklara heveslene heveslene geçmiş bir ömür. Neymiş kendimi Allah’a sevdirecek ve erkekleri günahtan kurtaracakmışım. 35 yaşımda başörtümü çıkardım ve her neyse ben kendim anlayarak yapacağım dedim. O süreçte farkettim ki başörtüsü tamamen kadın olma haliyle ilgili bir şey. Erkeklerle yasaklarla cezalarla günahlarla ilgisi yok meselenin. Fakat gelin görünki kadim milletlerde de olan ve kadının toplumsal statüsünü belirleyen onu köle kadından ayıran başa örtülen örtü dinimizde her ne kadar kadını tacizden koruma amaçlı olarak gündeme gelse de günümüzde başörtü bu anlamlarını kaybetmiştir. Psikoloji alanında çalıştığım ve elbette ki bir şekilde başımı örttüğüm için daha çok muhafazakar kadınlarla haşır neşir olmakta onların dertlerini dinlemekteyim. Şimdiye kadar başını örtmekten dolayı mutlu olan çok az kadın gördüm. Temel mesele mutlu olmak mı peki? Hayır temel mesele kendin olmak. Doğum itibaren sana biçilen kaftanı çıkarmak öz formuna ulaşmak o zaman dini seçimleriniz de zaten daha doğru şekillenebiliyor. Ve Yaradanla ilişkiniz değişiyor. 

Bir çok eleştiri aldığım şu günlerde tekrar düşünüyorum. Başımda örtü olduğu için yargılanma korkusuyla gelemeyen bir çok kişi var. Hatta bunlardan biri oyuncu. Öte taraftan başımı farklı örttüğüm için yargılayanlar ve sırf başımdaki örtü nedeniyle beni anlar deyip gelenler… Bir şekil ne çok şeyi değiştiriyor öyle değil mi? Son günlerde tekrar soruyorum kendime, ben hangisiyim? Gerçekten neyim kimim diye? Ben başımda örtü olduğu için mi kabul görüyorum yoksa söylediklerim paylaştıklarımdan dolayı mı? Başımdaki örtüyü bir kenara bırakınca kötü biri mi olacağım, söylediklerim, yazdıklarım heba mı olacak?  ‘Sadece bedenleri, şekilleri, görüntüleri, sevenlere ne yazık ölüm her şeyi yok edecek, ruhları sevmeyi deneyin’ diyor Victor Hugo. Ben düşünmeye devam edeceğim ve belki bu beni yeni bir kararın eşiğine getirecek.

Küfür kelimesi örtmek demektir. Yani hakikati örtene kafir denir. Eğer biz kendi gerçeğimizi görmüyor kendi hakikatimizi örtüyorsak kafir oluyorsun. Doğumumuzdan itibaren bir çok örtüyle örtüldü gerçek kendiliğimiz ve hakikatimiz. Hala daha örtmeye devam ediyoruz. Görmek istemiyoruz kendimizi. Sorunun kendimizde olduğunu kabul etmek istemiyoruz, ucunda çok büyük bir kaygı var çünkü. Bu yüzden dışarıdaki nesnelerle savaşıp duruyoruz, ahkam kesiyoruz haklarında. Bedenin ötesini geçip ruhu görmek ise neredeyse imkansız bu durumda. Belki bu şekilcilikten biraz uzaklaşılmasını sağlamak içindir ki sosyal medyada resimlerimi kaldırdım. Belki yeniden başka kararlar veriririm. Kadının kadına yaptığı zulme belki kendimce bir son veririm. Hatta belki bu ülkeden de giderim bir gün kim bilir… Fakat her ne olacaksa kendim olarak yaşayacak ve kendim olarak öleceğim. Eskiden şekilde daha dindardım fakat dedikodu yapıyordum, başkalarına haset ediyordum, eleştiriyordum, yargılıyordum. Şimdi daha az dindar görünüyorum ama eskiden yaptıklarımın hiç birini yapmıyorum ve insanlığın faydasına başka nasıl hizmet ederim diye düşünüyorum. Temel mesele benim şeklimin ne olduğu değil ruhumun ne olduğu… Ben anne baba adındaki tanrıları Allah ile aramdan çıkaralı çok oldu ama görüyorum ki sosyal medya da başlı başına bir tanrıcılık oyunun içinde. Bu kadar tanrıcılık oynarken kıldığın namaz tuttuğun oruç örttüğün başörtü seni kurtarır mı bilemem…. Söylediğim her şey önce kendime sonra da sizlere… Kendi hakikatinizi görmeniz dileği ile… Rusça konuşan mavi katil bir balina yok inanın buna. Sizin dilinizle konuşan sizi her halinizle kabul eden sizin zannınızla hareket eden Yaradan var hepsi bu…

Son satırlara geçerken Necip Fazıl’ı anmadan geçemeyeceğim ‘Yalnızca Allah’a inanın, gerisi inanılacak gibi değil….’

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s